<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985</id><updated>2011-12-17T09:20:18.822-08:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Bülent Kısa ve Saçma İddiaları'/><category term='Din'/><category term='İstihale Alanlar ve Sistemler'/><category term='Sistemler'/><category term='Bülent Kısa'/><category term='Semavi dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni Adlı Yazılarıma Gelen Karşıt Görüşlere Cevap'/><category term='Allah&apos;ın sıfatları arasındaki çelişkiler 1'/><category term='Sümerler'/><category term='Ezoterizm'/><category term='Teşevvüs'/><category term='Okültizm'/><category term='Enerji'/><category term='Allah'/><category term='Bülent Kısa’nın Fenomen dergisine verdiği Röportaj'/><category term='Semavi Dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni 2'/><category term='Semavi dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni'/><category term='Ruh'/><title type='text'>BLACK ANKH</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>7</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-680269156519450755</id><published>2011-07-29T05:46:00.000-07:00</published><updated>2011-07-29T05:50:16.506-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okültizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Kısa ve Saçma İddiaları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Kısa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Enerji'/><title type='text'>Bülent Kısa ve Saçma İddiaları</title><content type='html'>TuranDursun.com sitesinin forumundan nobullshit nickli bir üyenin isteği üzerine Bülent Kısa ve bir kaç iddiası hakkındaki düşüncelerimi ve anti-sentezlerimi turandursun.com sitesinin forumunda kaleme alma kararı almış bulunmaktayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sitenin forumunda açtığım “konu başlığı” için: http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=366283#post366283&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Kısa’nın elimde elektronik kitapları olmasına rağmen henüz okuma fırsatım olmadı. Bu yazımda ise Kısa’nın, Fenomen dergisinin “Temmuz 1996” tarihli sayısında bulunan bir röportajına değineceğim.&lt;br /&gt;Normalde çok daha geniş bir şekilde, farklı bir zaman diliminde kitaplarındaki yazılanlar da dahil olmak üzere bir yazı yazmayı planlıyordum ama, nobullshit yazmamı isteyince sadece röportaja yönelik ufak bir yazı kaleme alayım dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportajın konusu, Bülent Kısa’nın Saki adlı başka bir boyutta ait varlıktan edindiği ezoterik (gizli) bilgilere yönelik.&lt;br /&gt;Ha bu arada Bülent Kısa’nın kim olduğunu vs bilgileri açıklamayı gerek görmüyorum çünkü yazım bu forumda genele değil, Bülent kısayı tanıyanlara ve okültizm ile ilgili olanlara yöneliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;blockquote&gt;Röportajdan Alıntı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bülent Kısa ve Ozan adlı yakını uzun zamandan beri beraberce bir başka boyutla ilişkideler. İşte Saki, o boyutun bir tür sözcüsü…Saki´nin veya Ozan´ın anlatılarıyla, Bülent Kısa´nın sorgulamaları yüzlerce sayfalık notlar halinde, bunlar gerçekten farklı, düşündürücü olduğu kadar, alışılmışın da dışında. FENOMEN, gelecek sayılarında, hem Kısa ile geniş bir söyleşi yapacak, hem de Saki´den daha geniş aktarımlarda bulunacak. Bu sayıda sizlere, çeşitli konularda yapılmış Saki diyaloglarından örnekler sunuyoruz.&lt;br /&gt;    …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Röportajın Devamı için: http://www.netpano.com/haber/1281/b%C3%BCy%C3%BCc%C3%BC/b%C3%BClent/k%C4%B1sa%C2%B4n%C4%B1n/s%C4%B1rad%C4%B1%C5%9F%C4%B1/%C3%B6yk%C3%BCs%C3%BC&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ölümden sonra hayat var ama…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Röportajcının sorduğu ilk soru: “Reenkarnasyon var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reenkarnasyonla ilgili verdiği cevaba bir şey demiyorum, zira bende inanmıyorum reenkarnasyona. Fakat sözlerinin devamında kişilerin öldükten sonra ruhlarının bütüne döndüğünü ve yok olduğunu dile getirmiş. Öncelikle bütünden kastının ne olduğunu açıklamamış, bunun yanı sıra ruhani gelişim yapmadığınız sürece açık açık ölümden sonra hayatın olmadığını dile getirmiş. Ve tüm bunların hiçbir mantıksal-diyalektik açıklamasını yapmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani adam diyor ki, biz diğer boyuttan saki adlı bir varlıkla görüşüyoruz, o’da bize bunları söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Bülent Kısa’nın bu tavrı İslam peygamberi Muhammed’in “ben Allah adlı bir varlıkla görüşüyorum, tüm evreni yarattığını ve insanların tanrısı olduğunu iddia ediyor” şeklindeki tavrı arasında ne gibi bir fark var sormak istiyorum… Yanlış anlaşılmasın, B.K kendini peygamber sanıyor yada öyle davranıyor demiyorum, fakat yaptığı mantık olarak bakıldığında bundan farksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cennet ve Cehennem kavramları insanların yararına…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derginin ikinci sorusu: “Ölüm ötesindeki cennet-cehennem kavramları ne demektir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ilginç bir iddia atıyor ortaya kendisi. İnsanoğlunun bencil olduğunu, yaşayabilmek için birbirlerini yok etmeleri gerektiğini söylüyor ve bunu önleyeninde cennet-cehennem kavramları olduğunu söylüyor. İnsanlar böyle kavramlardan korkarak yada etkilenerek sözde birbirlerini yok etmekten vazgeçiyormuş diyor kısacası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defa cennet-cehennem-ahiret vb kavramlar insanları yoğun bir hayal dünyasına çeker.&lt;br /&gt;Cennet kavramı insanların dünyada erişemediği vaatler de bulunarak onları etkiler ve dine bağlar. Bireyler bu vaadlere öldüğünce ulaşacağını umut ve hayal ederek dine uygun davranmaya çalışır, dinin kurallarından çıkmamaya çalışır. Böylece dinin oyuncağı ve yönettiği bir birey olup çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennem ise kişilerin bu durumunun sürekliliğini sağlayan bir nevi sigortadır.Din, koyduğu kurallardan insanları çıkması halinde cehennem denilen yerde sonsuza dek yanacaklarını, dünyada bile yaşayamayacakları derecede korkunç acılar çekeceklerini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece cennet vaatleri ile insanları denetimi ve yönetimine almış olan din, cehennem ile bu sistemin sürekliliğini sağlar. Dinin denetimi ve yönetimi altına girmiş olan bireyler, dinleri uğruna haçlı seferlerine veya cihatlara çıkıp birbirlerini doğrar, dinin kurallarından çıkan insanları toprağa gömüp taşlayarak işkence yapar, kendi dininden olmayan ülkelere savaş açıp huzuru ve barışı bozarlar, dinlerini sorgulayan ve eleştiren insanlara suikast düzenler veya ölüm fetvası yayınlarlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası cennetin veya cehennemin bu insanların birbirlerini yok etmesini engelleyen kavramlar değil, tersine yok etmesini sağlayan kavramlar olduğunu söylemek en doğrusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Atlantisliler kendilerini bilerek yok etmişler…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportajın ilerleyen cümlelerinde dergi şunu soruyor: “Demin Atlantis dediniz, gerçekten var mıydı? Veya Mu uygarlığı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent kısa şu cevabı veriyor: Aslında, normal sıradan bir kara parçasının üzerinde sönmüş bir volkan vardı, çevresinde de büyük bir uygarlık. Teknoloji olarak bu günkü uygarlıktan ileriydiler, değişik yollarla metalleri ve taşları işliyorlar, pek çok şeyi kolaylıkla yapıyorlardı. Uzay ve silah sistemleri vardı, beyinleri çok gelişmişti, enerjiyi kullanabiliyorlardı, iyi bir sistemdi, ama birbirlerine saldırma isteğini duydular, üstün beyinlerin daha alt beyinleri yok edebilme kapasitesine sahiptiler. Açık renkli bir ırktılar, siyahımsı sarı renk gibi, başka kıtalarda yaşam olmadığı için temelde dünyayı kontrol edebiliyorlardı. Zaman içinde başka ırklar ortaya çıktı, karışma ve kopmalar başladı. Onlar da kendi ırklarını geliştirmek istediler. Orta Asya´da ırklar değişmeye başladı, ama bu yeni ırkların beyin kapasiteleri daha düşük olduğundan sorunlar oluştu. Atlantis´in veya o uygarlığın ortadan kalkması gerekiyordu. Bunu kendileri yaptılar, düzensizliği önlemek, dengeyi kurmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu sormam gerek, nasıl oluyor da bizden teknolojik olarak daha ileri bir ırkın bulunduğu kocaman bir kıta batıyor ve geriye tek bir çömlek bile kalmıyor? Avrupa’nın yarısının battığını düşünün. Tüm o yüksek gökdelenleri, yolları, binaları, arabaları, büyük havaalanları ile sular altına gömüldüğünü düşünün. Geriye hiç mi bir şey kalmaz? En ufak bir iz, bir kalıntı, bir bina, bir araba veya en azından ufak bir nesne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi bunu geçtim, sözde enerjilere hükmedebilen “uzay sistemleri” olan teknolojik ve ruhani açıdan yüksek ve beyinleri çok gelişmiş olan bu ırk nedense birdenbire birbirlerine saldırma gereksinim duyuyorlar.&lt;br /&gt;Daha sonraları çevredeki kıtalarda yeni ırklar (daha düşük beyinli tipik insanlar) çıkmaya başlıyor, onlarda kendi ırklarını geliştirmek istiyorlar, sonra Atlantisliler ile karışıyorlar fakat daha geri zekalı oldukları için uyuşmazlık oluyor ve sorunlar çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi sıkı durun; bu ileri beyinli yüksek ruhani gelişim yapmış ve teknolojik açıdan günümüzden bile üstün olan Atlantisliler çözüm olarak ya kendilerinin ya da yeni ortaya çıkan bu ırkların yok olmasını uygun görüyorlar… Pes doğrusu. Cidden de pek bir gelişmiş ırkmış bunlar, vay canına. Ve olaya bakın; bu çok gelişmiş süper zeka ırkımız kendilerini kurban edercesine atlantisi yok ediyorlar, yani kendilerini. Böylece dünyada huzura kavuşuyor öyle mi? Yok böyle hikaye birader. Yahu tolkien’in eseri olan “yüzüklerin efendisi” bundan 10 kat daha mantıklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müzisyenler ve büyük dehalar dünyaya yollanan fazla enerjiden dolayı oluşmuşlar…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen anlarda şöyle bir soru geliyor: “Yine reenkarnasyona dönmek istiyorum, doğum anında ana bütünden kopan parça bir cenine resgele mi giriyor? Yoksa bir seçim mi yapıyor? Ya da bir sistem mi var veya rasgele mi? Kopan parça zekiyse Amerika´ya, aptalsa Afrika´ya gibi bir düzen mi var”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa’da şu cevabı veriyor: ”Böyle birşey yok, herkese eşit enerjiler yollanıyor, eşit enerji ve bilgiler, bazı çevresel enerjiler değişimler getirebilirler. Beethoven gibi bir deha geri zekalı bir anne babadan doğabilir. Genetik yapı da var, kalıtsal bilgiler ama bu enerjiyle bağlantılı değil. 1700´lerde dünyanın kendi yapısından kaynaklanan bir konum söz konusu oldu. Enerji yapısında fazla açılıma ihtiyaç vardı, bir enerji boşluğu vardı ve ana enerjiden yükleme yapılarak, büyük dehaların, müzisyenlerin doğması sağlandı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi anlamayanlar için açıklayayım. Röportajcı, evrendeki ana enerjiden ruhun insana nasıl yollandığını, yollanırken de bir sistemin olup olmadığını soruyor. Bülent Kısa’da herkese yollanan enerjinin eşit olarak yollandığını söylüyor.&lt;br /&gt;Hatta bir aralar dünyanın konumundan kaynaklanan bir enerji açığı mevcutmuş dünya genelinde. Ana kaynaktan buraya enerji yollanınca insanlara etki edip dahi-zeki-müzisyen insanların doğmasına sebebiyet vermiş. Beethoven ya da Einstien gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defa az buçuk tarih bilgisi olan insan bu gibi isimlerin, aydınlık çağ döneminde sayılarının arttığını bilir. Dünya çapında büyük bir aydınlanmanın, dahilerin, müzisyenlerin çıkmasının sebebi din tarafından yönetilen bir sistemin yok olup aydınlık bir çağa girilmesidir. Baskıdan, şiddetten, önyargıdan, dogmatik düşüncelerden arınmış yeni ve taze bir çağ… Tutup ta bu dahilerin-müzisyenlerin vs’nin birden bire ortaya çıkma sebebini evrenin ana kaynağından yollanan fazla enerji miktarı gibi bir şeye bağlayan adama ben kusura bakmayın ama oramla buramla gülerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Önce reenkarnasyon yoktur dedi, şimdi vardır diyor…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldik bir diğer soruya:&lt;br /&gt;Dergi şunu soruyor: “Bazı reenkarnasyon olayları var, bu bir enerji karışımı mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent kısa’da “hayır bu bir enerji sapması, bedenden ayrılan ruh(enerji) kaynağa dönemeyince dağılıyor” diyor. E hani reenkarnasyon yoktu, hani gensel olarak imkansızdı? Önce “yok hayır bedenden ayrılan enerji başka bedene uyum gösteremez çünkü genleri uyuşmaz diyorsun, şimdi de bedenden ayrılan enerji ana kaynağa dönemeyince başka bedenlere geçer diyorsun. Çok açık bir çelişkidir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Evrenin sonu bilgi birikiminden dolayı patlayarak olacakmış…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet geldik röportajın sonuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportajcının sorusu: “Gezegenlerin, güneşin belli bir ruh yapısına bağlı olduklarını söyleyebilir miyiz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Kısa şu cevabı veriyor: “ Ruh demek reğil, yaşayan birincil varlık, manyetik enerji yükü. Bilinçli bir öz enerji belki de. Bizim kontak kuramayacağımız belirli kendine öz bir bilinç. Dünyada bir doğa var, bir çark sistemi, atmosfer yapısıyla hareket ediyor, sürekli kendini yenilemeye çalışıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir soru daha soruyor röportajcı: “Yani vücudumuzda yaşayan virüslerin bizi anlamaması gibi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.K’nin cevabı şu oluyor: Sizin sistemde şu an 9 gezegen var. Daha önce 12 idi ama üçü patladı. Sonuçta güneş bir bilinç merkezi, tüm güneşlerin bilinci birleşip Samanyolu galaksisini oluşturuyor. Samanyolunun şu anki merkezi, sizin galaksinin ana bilinci, bütün sistem ona bağlı olarak hareket ediyor. Bunun gibi galaksi sistemlerinden oluşan 15 galaksilik bir sistem var. Güneş tüm bilgiyi Samanyolu merkezine iletiyor. Sizin farkınızda ama pek önemli değil. 15 galaksinin bilgisi tek bir merkeze ulaşıyor, sonra da tümü bir noktadaki enerjiye ulaşıyor. Öz enerji toplanacak ve bir süre sonra kendi kendini sıfırlayacak, galaksiler yakında küçülmeye başlayacaklar, ufalma olacak, manyetik enerjiler artıyor, ana merkez bilgi yüklemesinden dolup şiştiği için çekim gücü artıp, küçülme olacak. Küçülme arttıkça, tüm bilgi aktarılacak bilgi sürekli akar ama zaman zaman birikir ve şişer. Şişme arttığında, patlama olacak ve tüm bilgi bağlı olduğu ana merkeze aktarılacak. Sistem patlamadan sonra dağılıp, yenilenmeye doğru gider. Yaklaşık beyin hücreleriniz kadar, 13 milyar yıldız ve gezegen var. Bu sayı gerçektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerjisine bereket, nasıl bir ruhani varlıkmışsa bu “Saki”, evrenin sonundan tut evrendeki yıldız sayısına kadar herşeyi biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cevabında da şunu demeye çalışıyor Bülent Kısa:&lt;br /&gt;İnsanların bilgisi dünya tarafından güneşe gönderilir,&lt;br /&gt;güneş galaksinin merkezine gönderir,&lt;br /&gt;galakside diğer güneşlerden aldığı bilgiyi ana kaynağa, evrenin kaynağına gönderir.&lt;br /&gt;Yakında bilgi sığmayacak ve ana kaynak patlayacak, demeye çalışıyor.&lt;br /&gt;Daha sonrada yeniden kendi yaralarını sarıp yeniden yenilenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehşetül vahşet bir senaryo değil mi? En iyisi biz bundan sonra az düşünelim, yoksa düşüne düşüne, bilgilene bilgilene evren patlayacak yakında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece ufacık bir röportajından şu adamın ne kadar komik olduğunu siz göstermiş bulunmaktayım. Henüz kitaplarına değinmedim bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık şu adama inananlara. Birde bu adamı Türkiye’nin en büyük ruhani adamı-büyücüsü yerine koyup, ona hayranlık-saygı duyuyorlar. Sözde diğer taraf hakkında sanki her şeyi bilen bir peygamber edasıyla adama resmen tapıyorlar. Bülent Kısa’nın öğrencileri diyede çeşitli çeşitli kurumlaşmalar falan var günümüzde, gruplaşmış bir şekilde varlık göstermekteler günümüzde. Google’ye yazın bakın, ekşi sözlükte yazılanlar mesela. Neler neler var. Yok süper atletik bir adamdı, yok süper judo bilirdi, yok şu şu Japon spor aletini ilk o Türkiye’ye getirdi vs vs. Harun Yahya’nın ruhani versiyonudur kendisi oysaki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyelim, ana kaynaktan bol enerjiler sizlere ey Bülent Kısa’cılar (.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla Valzerk…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-680269156519450755?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/680269156519450755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2011/07/bulent-ksa-ve-sacma-iddialar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/680269156519450755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/680269156519450755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2011/07/bulent-ksa-ve-sacma-iddialar.html' title='Bülent Kısa ve Saçma İddiaları'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-7487341416242398241</id><published>2011-07-29T05:42:00.000-07:00</published><updated>2011-07-29T05:51:56.307-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okültizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Kısa’nın Fenomen dergisine verdiği Röportaj'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Kısa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ruh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ezoterizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Enerji'/><title type='text'>Bülent Kısa’nın Fenomen dergisine verdiği Röportaj</title><content type='html'>(Bu röportajı bloguma koymamdaki amaç şudur: Röportaja yönelik bir eleştiri yazım mevcuttur ve röportajın tamamını yazıma eklemek yerine başka bir sitede bulunduğu linkini vermiştim, olur ki link kırılır ve röportaj sanal alemde bulunmaz olursa buradan ulaşırsınız)  Şahsım tarafından hazırlanmış eleştiri yazısı için: http://black-ankh.blogspot.com/2011/02/bulent-ksa-ve-sacma-iddialar.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buyrun, fenomen dergisindeki röportajı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Kısa ve Ozan adlı yakını uzun zamandan beri beraberce bir başka boyutla ilişkideler. İşte Saki, o boyutun bir tür sözcüsü…Saki´nin veya Ozan´ın anlatılarıyla, Bülent Kısa´nın sorgulamaları yüzlerce sayfalık notlar halinde, bunlar gerçekten farklı, düşündürücü olduğu kadar, alışılmışın da dışında. FENOMEN, gelecek sayılarında, hem Kısa ile geniş bir söyleşi yapacak, hem de Saki´den daha geniş aktarımlarda bulunacak. Bu sayıda sizlere, çeşitli konularda yapılmış Saki diyaloglarından örnekler sunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Reenkarnasyon var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bunu ruhsal ve fiziksel yapınıza göre iki şekilde almakta yarar var. Dini temellere göre reenkarnasyonu kabul etmek zorundasınız. Aslında, reenkarnasyon yok. Bir insanın ölünce tekrar beden olarak doğmasına imkan yok. Çünkü aynı genlerden oluşmaya imkan yok. Spiritüel enkarnasyon yok. Beden olarak bir enerji taşıyorsunuz, bunu kullanıyorsunuz. İnsanın sıfırdan kaynaklanan bir evrimleşmesi var. Hepiniz belli kültürleri taşıyorsunuz. Reenkarnasyonun burada oluşması imkansız, çok geriye gidilirse sizin çıkış noktanız aynı olabilir, beyniniz binlerce yıl öncesini hatırlayabilir, genetik hafıza reenkarnasyon zannediliyor. Ruh enerjsinini başka kanallara aktarılması mümkün, eskilerin el vermek dedikleri gibi. Ölünce ruh bütüne döner kaybolur, bunu önleme sistemi enerji kapılarıdır. Ancak bu şekilde yok olmayı ortadan kaldırabilirsiniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ölüm ötesindeki cennet-cehennem kavramları ne demektir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz, milyon yıllardan beri gelen bir programı uyguluyorsunuz. Bu programın içinde, yıllardır yerleşik bazı korkuları yaşıyorsunuz. Aslında bir gücü kullanıyorsunuz, Bu gücü belirli bir sembolizma haline getirmek için, bir sürü şey kullanmak zorundasınız. Bu da cennet, cehennem gibidir, iyilik yaparsan cennete gidersin, kötülük yaparsan cehenneme. Aslında hemen hiçbirinizin cehennemden kurtulmaması gerekir çünkü siz tam bir bencilsiniz. Bu insanoğlunun kendi yapısında var, eğer doğada yaşasaydınız yaşamak için öldürmek zorundaydınız. Bu doğanın kendi yapısıdır, bütün galaksiler için geçerli, düşünce tarzınızda cennet cehennem gibi sistemler olmasaydı, sizi durduracak bir engel olmasaydı yaşamak için karşınıza çıkanı yok edecektiniz. Bu zaten her varlıkta olan birşey, ruhlarda, enerjilerde var. Enerji gelişmek için küçük enerjileri yutar, büyümek zorundadır. Bu bir tür kanun, değiştirmeye imkan yok ama bir cennet, cehennem kavramı yaratılarak bu kanun bir yere kadar durdurulmuştur. Bu olmasaydı birbirinizi devamlı öldürürdünüz, insanlar daha tekamül etmiş olamazlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-UFO´larla ilgili ne konuşabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu sizin taktığınız bir isim, insan o kadar gelişmiş değil, yavaş öğrenir, galaktik sistemde size benzeyen ya da sizden farklı olan, sizden düşük, ya da yüksek yapıda çok varlık vardır. Bu varlıkların, hepsinin sizin bulunduğunuz sistemde ve başka sistemlerde iç içe, bilgi alış verişi yapabilmek için çeşitli varlıklara ihtiyaçları vardır. Casus gibi, bu varlıklar arasında çeşitli ilişkiler söz konusu, bu tamamen sizin yapınızı, gelişim sürenizi incelemek için yapılan bir olay. Dünyanın gelişmesinden dolayı UFO´ların gelip gitmesi söz konusu değil. Bu tür olaylar, sadece insanların kendilerini yabancı varlıklara inandırmak psikolojilerinden kaynaklanıyor. Zaman zaman düşünce boyutundan da çeşitli varlıkların gelmesi de söz konusu. Uzaylı varlık söz konusu değil, siz de başka varlıklar tarafından uzaylı olarak nitelendirilebilirsiniz. Uzaylıların tanrısal tebliğlerle de ilişkisi yok, 5000 yıl önce Orion sistemiyle Tibet arasında bir izdüşüm vardı, yani 5000 yıl önceki Tibet uygarlığı ile. Ama bu Orion sizin bildiğiniz yıldız grubu değildir. Sizin dünya sisteminize göre Tibet merkezdir, yani Güneş Sistemi´nin yapısına göre demek istiyorum, coğrafi merkez değil. Buradan gelen enerji, dünyanın ana yapısını kontrol edebiliyor. Bunun karşıt noktası da Atlantis uygarlığının çıkış noktasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsanlık için sadece kötü diyebilirmiyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İlk oluşum sürecinde, sadece cinsellik, kendi yaşamını sürdürmek, yemek yemek gibi bir ana sistem vardı. Önce bir düşünce yapısı söz konusu değildi, sonradan eklendi, önce iyi gitti ama sonradan birbirlerini yok etmeye başladılar. İyilik, kötülük kavramları eklendi ve yok etme savaşı başladı. Zaman içinde iyi taraflar yok edildi, kardeşlik, barış gibi. Direkt kardeşlik, barış olamaz, iyiliğin ve kardeşliğin olduğu yerde daima kötülük ve düşmanlık vardır. Yani sürekli iyilik düşünün, enerji olarak düşünün ama bu temel yapıya karşı çıkar. Bir ana enerjiden söz ediyoruz, bunu devamlı artı veya devamlı eksi enerji yüklü olarak düşünün, bir süre sonra patlar. Mecburen bir karşıt enerjiye ihtiyaç vardır. Tek yönlülük ana sisteme aykırıdır. Dünyaya uygularsak, eksi enerji kardeşlik ve barışın yerine yok edici şeyler veriyor ve eksi yük oluyor. Bir kurtarıcı gelip insanları kurtarırsa, bir süre sonra da kendi içine dönüp, diğer sistemleri yutmaya çalışacaktır, bu bir döngüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki, neden bilinçlendirme gereği duyuluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Farklı bir yapı gerekiyordu, dünyada yapıların belirli bir gelişme göstermediği gözlendi. Kendi içlerinde kısır döngüye girip kendilerini geliştiremediler. Şu anki insan modelinde bir varlık yaratıldı, insan türü türü olarak. Bu tür ilk başta düşük olabilir, düşünce olarak çok şey yapamadı ama zamanla ona çok şey öğretildi. Ama burada belirtilen varlık türünün maymundan insana dönüşmesi asla söz konusu değildir. Darwin Kuramı temelden yanlış, Adem ve Havva öyküsü de biraz, elma insanın kendi içinde yeni arayışlara yönelmesidir, şeytan ve yılan hikayesi insanın yapmak zorunda olduğu arayıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evrende kanun buysa, güçler denge savaşındaysalar insanın dengesizliği ve kendisini yok etmeye gidişi neden hata oluyor? Bu gidiş normal değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Tabii, evrensel sistem gibi gelişseydiler birbirlerini yok ederken, gelişebilirlerdi. Bir dönem bu iyiydi, hata son zamanlarda oluştu. İnsan gelişmekten çok gerileyip sadece yok etmeye çalışıyor. Sistem bozuldu, ekolojik düzen bozuluyor, insan kendi ekolojik düzenini bozduğu için geriliyor, 1800-1900´lara kadar sistem iyiydi, 1900´dan sonra bozuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Değişim ve hatadan kim sorumluysa düzeltmesi lazım, niçin insanlara gereğince anlatılmadı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsanlara pek çok şey anlatıldı. Ama insanlar bunu dinleyecek kapasitede değil. Olay, çığrından çıktı, bunu insanlara kim anlatacak? Bu gün bir peygamberi kim dinleyecek? Onu vururlar, sistem bozuldu artık, 200 yıl önce belki olurdu, bu gün kendilerini birşey zanneden, mantıklı sanan bir insan sürüsü var, dinlemezler. Belli gruplaşmalar var, insan dışı kaynaklarla uğraşan gruplar var, umutsuzluk ve dünya yaşamından soğuma artacağı için kendilerini toptan yok eden gruplar artacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İntihar yasak değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsanın soy sistemine bağlı birşey, dini kitapların yasaklaması da normal, çünkü soy üremezdi, bin yıl öncelerinde dünya nüfusu azdı. Ama bugün değil, bunun ekolojik düzende yeri var, nasıl hasta hayvanları diğerleri yok ediyorsa, intihar etmesi gerekenler de doğrusunu uyguluyorlar. Çünkü ekolojik düzen içinde kendilerini yok etmeleri gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bize biraz da beslenme hatalarımızdan söz edin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bitkisel besinlere dönüş söz konusu gibi, vejeteryanlık söz konusu değil. Et için belirli bir gramaj düşünülebilir, günlük ihtiyaç 150 gr olabilir. Kısa aralarla azar azar yemek daha uygundur, mümkün olduğu kadar sebze yiyin, ıspanak gibi, kereviz, enginar, hindiba olabilir. Daha az yağ yemeli, vücuttaki yağ oranını azaltmaya çalışmalısınız. Hayvani gıdaların oranını düşürmelisiniz, tereyağ olabilir ama oranını azaltın. Yağlanmak beyin fonksiyonlarını azaltır. Soğan ve sarmısak faydalıdır, bu iki besinin ana destekleyici maddelerden olduğunu hiç unutmayın. Mideyi yoran et oranlarının yüksekliğidir, aslında İnsanlık olarak mevcut metabolizmanız et yemeğe uygun değildir. İnsanlık kolay geldiği için kendisini etobur sandı, soğan, sarmısak yemeye midenin alışması gerekir, zorlanıyorsanız yoğurtla beraber yiyebilirsiniz. Kekik yiyin, biber zorlar ama alışılır, zira doğanın kendisinde acılı bitkiler var, birer aylır kürlerle alışılabilir. Taneli bitkiler et gibi yorucudur, nohut, kara fasulye gibi. Alkolden kesin kaçın, sigaradan da. Hücre kontrolunu kaybedersiniz. Çay, kahve açık olması kaydıyla zararlı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Spiritüel düşüncelerle yolan çıkan insanlar, ne durumdalar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yaklaşımları çok farklı, ana bütünün saf parçaları olan enerjiler bu insanlara verildiğinde kendilerini kurtarıcı ilan edip saçma düşüncelere giriyorlar. Bu durum, sağlıklı veya sağlıksız değildir, sizin tarzınızdır. Birbirlerine benzeyen insanlar birbirlerini yakalayıp devam ediyorlar. Bu gruplaşmalar Güney Asya ve Güney Amerikada daha yoğun, biraz da Avustralya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ya Türkiye´nin durumu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Türkiye hala ruh celseleriyle uğraşanlarla dolu, ana enerjiyi algılayanların sayısı bini geçmez, bunların da ancak dörtte biri değerlendirebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çevrede bilinen, bilinmeyen kimseler var. Müridler topluyorlar, şeyhler, gurular gibi, bunlar için belli bir güç, manyetik bir etki gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bazı insanlara bu imkan veriliyor, değerlendirmek önemli. Sansasyon merakı da var, insanlar beyinler arası statik algılamalar yapabilirler, içlerinden birisi daha akıllıysa, biraz da hassas bir beyine sahipse, diğerlerinin isteklerini anlayabilir. Bu kişiler tek başlarına olamazlar, algılamaları onları korkutur, gruplaşmaları gereklidir. Ama içlerinde belli enerji parçacıklarıyla iletişimde bulunanlar da var. Önemli olan, dinsel içerikler ve onları kullanmaktır. Bu da bir tercih.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Demin Atlantis dediniz, gerçekten var mıydı? Veya Mu uygarlığı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsanlar arasında Atlantis üzerine çok spekülasyon car, Atlantis´i arayış var, görülen bulunan bazı şeyler var. Aslında, normal sıradan bir kara parçasının üzerinde sönmüş bir volkan vardı, çevresinde de büyük bir uygarlık. Teknoloji olarak bu günkü uygarlıktan ileriydiler, değişik yollarla metalleri ve taşları işliyorlar, pek çok şeyi kolaylıkla yapıyorlardı. Uzay ve silah sistemleri vardı, beyinleri çok gelişmişti, enerjiyi kullanabiliyorlardı, iyi bir sistemdi, ama birbirlerine saldırma isteğini duydular, üstün beyinlerin daha alt beyinleri yok edebilme kapasitesine sahiptiler. Açık renkli bir ırktılar, siyahımsı sarı renk gibi, başka kıtalarda yaşam olmadığı için temelde dünyayı kontrol edebiliyorlardı. Zaman içinde başka ırklar ortaya çıktı, karışma ve kopmalar başladı. Onlar da kendi ırklarını geliştirmek istediler. Orta Asya´da ırklar değişmeye başladı, ama bu yeni ırkların beyin kapasiteleri daha düşük olduğundan sorunlar oluştu. Atlantis´in veya o uygarlığın ortadan kalkması gerekiyordu. Bunu kendileri yaptılar, düzensizliği önlemek, dengeyi kurmak için. Bir kısmı Güney Amerika´da kaldı, soyları hala sürüyor, bir kısmı da Tibet´te, başka kalan yok. Onlar da insan ırkına karışmış durumdalar, bilinçleri uyarsa da anlayamayacak kadar zayıflar, özel bir uyarı gerekiyor, bunun zamanı da geliyor, o zaman yeni bir düzenleme olacak, zamanı gelince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sevgiden söz edelim, her insanda bir sevgi duygusu var, bazen bir çocuk ile bir kediye duyulan sevgi eşit oluyor, insanın içinde saf, temiz duygular var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsanın yapısında bu var ama tersine de dönebilir. Sevgi çocuktan çok hayvan konusunda daha saftır, hayvani sevgiler daha saftır, çocuk sevgilerinde ego vardır. Kişi çocuğunu kendi devamı olarak görür, hayvanlara duyulan sevgi, bir üst boyutta olmaktan kaynaklanan koruma duygusundan gelen bir sevgidir. Bu çok nadir, özel varlıklara aittir. İnsanların çoğu hayvanlara karşı zalimdir, zevk için öldürürler. Bu tür sevgi enderdir, ama hayvanların türü de farklıdır, köpeklere duyulan sevginin altında bekçilik, güvenlik vardır, ama genelde kedigilleri bunun dışında tutabiliriz. Sevgi, bir koruma korunma güven duygusundan kaynaklanır. Evrensel sevgi derseniz, bunu insana göre anlatmak gerekir. Evrensellikte sevgi olamaz, bir varlığın, bir diğer varlığı sevmesi söz konusu değildir. Ya da farklıdır, evrensellikte amacı türemek olan birleşme var. Birleşme, çoğalma ve yok olma. Evren için geçerli olan görev duygusudur, bir programı uygulamak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yine reenkarnasyona dönmek istiyorum, doğum anında ana bütünden kopan parça bir cenine resgele mi giriyor? Yoksa bir seçim mi yapıyor? Ya da bir sistem mi var veya rasgele mi? Kopan parça zekiyse Amerika´ya, aptalsa Afrika´ya gibi bir düzen mi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Böyle birşey yok, herkese eşit enerjiler yollanıyor, eşit enerji ve bilgiler, bazı çevresel enerjiler değişimler getirebilirler. Beethoven gibi bir deha geri zekalı bir anne babadan doğabilir. Genetik yapı da var, kalıtsal bilgiler ama bu enerjiyle bağlantılı değil. 1700´lerde dünyanın kendi yapısından kaynaklanan bir konum söz konusu oldu. Enerji yapısında fazla açılıma ihtiyaç vardı, bir enerji boşluğu vardı ve ana enerjiden yükleme yapılarak, büyük dehaların, müzisyenlerin doğması sağlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bazı reenkarnasyon olayları var, bu bir enerji karışımı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu bir enerji sapması, sarkması. Ölmeden önce yersel manyetik etkilerden dolayı enerji geriye dönemiyor, bilgisini aktaramıyor, sarkma yapıp, ikiye üçüp bölünüp dağılıyor. Ama bu tehlikelidir, kişiden kişiye geçerek dolar, hele üçüncü kişide normal değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gezegenlerin, güneşin belli bir ruh yapısına bağlı olduklarını söyleyebilirmiyizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ruh demek reğil, yaşayan birincil varlık, manyetik enerji yükü. Bilinçli bir öz enerji belki de. Bizim kontak kuramayacağımız belirli kendine öz bir bilinç. Dünyada bir doğa var, bir çark sistemi, atmosfer yapısıyla hareket ediyor, sürekli kendini yenilemeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yani vücudumuzda yaşayan virüslerin bizi anlamaması gibi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sizin sistemde şu an 9 gezegen var. Daha önce 12 idi ama üçü patladı. Sonuçta güneş bir bilinç merkezi, tüm güneşlerin bilinci birleşip Samanyolu galaksisini oluşturuyor. Samanyolunun şu anki merkezi, sizin galaksinin ana bilinci, bütün sistem ona bağlı olarak hareket ediyor. Bunun gibi galaksi sistemlerinden oluşan 15 galaksilik bir sistem var. Güneş tüm bilgiyi Samanyolu merkezine iletiyor. Sizin farkınızda ama pek önemli değil. 15 galaksinin bilgisi tek bir merkeze ulaşıyor, sonra da tümü bir noktadaki enerjiye ulaşıyor. Öz enerji toplanacak ve bir süre sonra kendi kendini sıfırlayacak, galaksiler yakında küçülmeye başlayacaklar, ufalma olacak, manyetik enerjiler artıyor, ana merkez bilgi yüklemesinden dolup şiştiği için çekim gücü artıp, küçülme olacak. Küçülme arttıkça, tüm bilgi aktarılacak bilgi sürekli akar ama zaman zaman birikir ve şişer. Şişme arttığında, patlama olacak ve tüm bilgi bağlı olduğu ana merkeze aktarılacak. Sistem patlamadan sonra dağılıp, yenilenmeye doğru gider. Yaklaşık beyin hücreleriniz kadar, 13 milyar yıldız ve gezegen var. Bu sayı gerçektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere iletmek istediğimiz farklı bir düşüncenin ürünleriydi. Saçma diyenleriniz veya çok ilginç bulanlarınız olacak. Ama Bilinmeyen.com´un vitrininde olması gereken bir kaynak bu. Düşündüren önemli yön, evrensel sırların sanıldığından çok daha farklı olabileceği… Ve bu gerçek, bize göre veya bizlerin akıl ve mantığına göre, çok ötelerde olabilir, öylesine ki bizim anlamamız dahi mümkün olamayabilir. Yukarda okuduğunuz satırlarda anlatılanların ardında, sistemi oluşturan, tasarlayan ve değişimleri uygulayan gizemli ve olağanüstü bir bir zekanın varlığı hissediliyor ve biz O´nu ancak düşünebiliyoruz. Galiba, en iyisi dünyasal tüm modellerden uzak kalarak, düşünmek, aramak ve asla fanatik olmamak…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-7487341416242398241?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/7487341416242398241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2011/07/bu-roportaj-bloguma-koymamdaki-amac.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/7487341416242398241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/7487341416242398241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2011/07/bu-roportaj-bloguma-koymamdaki-amac.html' title='Bülent Kısa’nın Fenomen dergisine verdiği Röportaj'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-5205523353032492948</id><published>2010-07-29T07:56:00.000-07:00</published><updated>2011-02-26T08:54:24.344-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İstihale Alanlar ve Sistemler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sistemler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teşevvüs'/><title type='text'>İstihale Alanlar ve Sistemler</title><content type='html'>Sistemler, farklı ideolojilere ve anlayışlara sahip üstün bilinçler tarafından dizayn edilir ve yönetilir. Bu sistemler, üstün bilinçlere kıyasla daha düşük bilinçleri yönetmek amacıyla, düşük bilinçlerin yaşam ortamına uygulanır. Sistemleri uygulayan üstün bilinçlerin anlayışları kabataslak ikiye ayrılır. Bu anlayışlardan ilki; düşük bilinçleri yükseltmek, onları sömürmeden, haklarını kısıtlamadan çağdaş ve uygar bir anlayış ile yöneterek beraber yaşamaktır. Bu anlayışa kısaca “denge sistemi” denir. İkinci anlayış ise düşük bilinçleri ezip, onları sömürerek, enerjilerini emerek hakkı olmayan, çalıntı olan güç ile yalnız olarak yaşamaktır. Bu anlayışa ise kısaca “sömürü sistemi” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir sistem kusursuz değildir. Her sistemin içinde bir açık vardır. Sistem açıklarının olduğu alanlar, sisteminin koyduğu kurallardan ve işlerliliğinden muaftır. Bu alanlar aynı zamanda önceki bütün sistemlerin yapıtaşlarını bünyelerinde saklarlar. Bu tip alanlara verilen ad çoğunlukla “istihale alanlar” adı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürü sisteminin iktidarda olduğu yaşam alanlarında, tesadüfî olarak istihale alanları ile karşılaşan veyahut denge sisteminin üstün bilinçleri tarafından kasıtlı olarak bu alanlar ile karşılaştırılan düşük bilinçler, içine girdikleri alanın özgünlüğünden, alanın sistemden muaf oluşundan ve alanın içerisinde bulundurduğu yapı taşlarından dolayı özgür bir biçimde düşünmeye başlarlar. Böylece özgür bir biçimde, sömürü sisteminin baskısından kurtulmuş bir şekilde düşünmeye başlayan bu bilinçler, yavaş yavaş kendi içlerinde düşüncesel olarak sistemin işlerliliğini ve sistemin ne olduğu sorgulamaya başlarlar. Zira sisteme dışarıdan bakıyorlardır artık. Fakat şu ana kadar ki bilinçsel varlıkları, o an ki var olan sisteme göre yapılandığı ve şekillendiği için, içinde bulundukları bu durum neticesinde bir teşevvüş haline girerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşevvüş halinde olan bilinç daima düşüncesel evrime açıktır. Eğer teşevvüş halinden çıkmayı başarıp, o an ki var olan sistemi tam anlamıyla çözerse, teşevvüş halini pozitif olarak geçmiş olur. Artık istihale alanında evrimleşmeye başlar. Bundan sonra önündeki yol, içindeki bulunduğu istihale alanı sayesinde keşfetmiş olduğu ve tanımaya çalıştığı denge sistemini, anlamak ve kavramaktır. Eğer bilinç, teşevvüş alanını pozitif olarak geçip denge sistemini keşfedecek kadar evrimleşememiş ise, orta dereceli hal içinde varlığını devam ettirir. Fakat yinede bu tip bilinçlerin daima keşif olasılığı mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denge sistemini anlayan ve kavrayan düşük bilinçlerin önündeki sıradaki yol ise intibah aşamasıdır. Bu aşamada düşük bilinç bir karar vermek zorundadır ve kendine şu soruyu sorar: “Hangi anlayışın sistemini savunuyorum, ben hangi anlayıştayım” . Bunu cevaplayabilmesi için gereken süre, düşük bilincin karakterine, güçlülüğüne ve kararlılığına göre değişir. Eğer düşük bilinç, kendisinin denge sistemi anlayışında olduğuna karar verirse artık savunduğu anlayışın, sistemin bir savaşçısı olmuş demektir. Sıradaki adım bir tören aracılığıyla savunmuş olduğu anlayışın, üstün bilinçleri ile iletişime geçmek ve kabul edilip edilmediğini sormaktır. Kabul edildiği andan itibaren düşük bilince, sıfatı (mevkii - rütbesi) ve gücü söylenir. Artık düşük bilinç, denge anlayışına sahip yüksek bilinçlerinde desteğiyle, düşüklüğünden kurtulup yükselmeye ve savunduğu anlayış uğruna savaşmaya başlar. İşte hayat, o zaman anlam kazanır. Ve gerçek macera başlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla Valzerk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-5205523353032492948?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/5205523353032492948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2010/07/istihale-alanlar-ve-sistemler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/5205523353032492948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/5205523353032492948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2010/07/istihale-alanlar-ve-sistemler.html' title='İstihale Alanlar ve Sistemler'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-7458802574225767042</id><published>2010-02-21T10:29:00.000-08:00</published><updated>2011-02-26T08:55:49.389-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Allah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Allah&apos;ın sıfatları arasındaki çelişkiler 1'/><title type='text'>Allah'ın sıfatları arasındaki çelişkiler 1</title><content type='html'>Okuyacağınız bu yazı, kendini tanrı sanan bir varlığın, kendine yakıştırdığı sıfat ve durumlar arasındaki çelişkilerden ve paradokslardan sadece bir tanesi üzerine yazılı olan yazılardan sadece biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyacağınız bu yazı, düşmüş olanların, sahte karanlığa sürülmüş beyinlerinin bir nebze olsun içinde bulundukları bataklıktan bir kaç santim daha çıkmasına yardımcı olabilmek için yazılmış olan yazılardan sadece biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyacağınız bu yazı, kısaca yeni beyinlerde ufak kıvılcımlar yaratmak için yazılan yazılardan sadece bir tanesinden başka birşey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah... Hepimiz tanıyoruz az çok. İslamın tanrısı. Dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan bir çok dinin tanrıları arasında o da yerini almış bulunmakta. Ve diğer hepsine göre daha çok inanırı olduğu kesin. Tabi hristiyanlığı ve yahudiliğide onun dini olarak sayarsak... Nerdeyse dinleri ile insanlığa hükmediyor ama hükmettiği alan kadar da paradoks'a ve çelişkiye sahip dinleri ve kendi sıfatları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan biri de kuran'da yazdığına göre "kendisinin her dilediğinin gerçekleşmesi" durumu ile "kendisinin asla benzerinin olamayacağı" durumu arasındaki o büyük çelişkidir. Bu yazı, Allah adlı varlığın işte bu 2 sıfatı arasındaki çelişkiye hitaben yazılmıştır. Fazla uzatmadan konuya girelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs suresi, (1-4) ayet:&lt;br /&gt;"O Allah, Bir'dir (Tek'tir).Allah Samed’dir. O, doğurmadı ve doğurulmadı.Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.(olamaz)"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetten anlaşıldığına göre Allah'ın eşi, benzeri yoktur ve olamazda. Ayet gayet net. Fakat! Gelin bir de Yasin suresi 82. ayete bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakara Suresi 20.ayet'in son kısmı:&lt;br /&gt;...Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan anlaşılana göre ise, Allah'ın herşeye ama herşeye gücünün yettiği, yapamadığı, edemediği birşeyin olmadığı anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasin Suresi, 82.ayet:&lt;br /&gt;"Bir şeyi dilediği zaman,O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan da anlaşıldığı gibi, allah ne dilerse, "ol" dediği an dilediği şey hemen gerçekleşiyor. Şimdi, insanın aklına şu soru takılıyor. "Bu durumda, eğer allah kendisinin eşini yaratmayı dilerse ne olur?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahanda zurna zırt dediiii. Ne olacak şimdi. Tabiki sadece 2 sonuç olabilir. Ya yaratabilir ya yaratamaz. Şimdi bu 2 olasılığı bir tartalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki Allah diledi ve yarattı, o halde Allah'ın eşinin benzerinin olabileceği, kısacası İhlas suresinde yanlışlık olduğu ortaya çıkar. İyi de herşeyi bilen herşeye gücü yeten bir varlığın kitabında nasıl yanlışlık olur. O halde cevap bu değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye tek bir durum kalıyor. Diyelim ki yaratamadı, o zaman da her dilediğinin gerçekleşmediği ve gücünün bu duruma yetmediği, kısacası bu seferde bakara ve yasin suresinde yanlışlık olduğu ortaya çıkar. İyi de herşeyi bilen herşeye gücü yeten bir varlığın kitabında nasıl yanlışlık olur. O halde cevap bu da değil.&lt;br /&gt;Haydaaaa ?!&lt;br /&gt;Her iki durumda da çıkan sonuçlar Allah'ın kendisi ile çelişiyor .E cevap ne o halde? Durun söyleyeyim. Bu sorunun cevabı yok, Çünkü:&lt;br /&gt;Bir varlıkta hem "her dilediğinin gerçekleşmesi" hem de "eşinin benzerinin olamayacak olması" özelliği mantıksal olarak olamaz, olursa işte böyle çelişki yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kurandaki çelişkilerden, Allah'ın sıfatları arasındaki çelişkilerden biri de budur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şimdi sizin biraz aklınız karıştı. Karışmayanlara lafım yok. Ama karışmış olanlar için bu durumu çok daha iyi açıklayan çok şahane bir örneğim var. Bu örneğimi bir soru sorarak başlatıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Durdurulamaz bir güç", "asla yerinden kımıldatılamaz bir güç" ile çarpışırsa ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu soruya ne cevap verirsek verelim, iki güçten birinin özelliğinin yalan olduğu sonucu çıkar. Eğer "kımıltadılamaz olan güç" parçalanırsa o gücün kımıldatılamaz olmadığı ortaya çıkar, eğer parçalanmazsa da bu sefer "durdurulamaz olan güç"ün aslında durdurulabilir olduğu sonucu ortaya çıkar. &lt;br /&gt;E adama sorarlar: "iyi de kardeşim hem diyorsunki durdurulamaz bir güç var, hem de diyorsunki bu güç bir yere çarpınca durdu, e çelişkili konuşuyorsun."&lt;br /&gt;Yada şöyle sorarlar: "iyi de kardeşim hem diyorsun ki kımıldatılamaz bir güç var hem bu güce birşey çarptı ve kımıldadı, e çelişkili konuşuyorsun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası her durum da çelişkili. E o halde çarparsa ne olur? Nedir bu sorunun cevabı? Bu sorunun cevabı yok çünkü hem yerinden kımıldatılamaz bir güç hem de durdurulamayan bir güç aynı mekanda veya evrende olamaz. &lt;br /&gt;Neden olamaz onu da açıklayayım, çünkü "kımıldatılamaz bir güç vardır" demek o evrende yada mekanda "durdurulamaz hiç bir güç kalmadı" demektir.&lt;br /&gt;Yada "durdurulamaz bir güç var" demek, o evrende veya mekande "yerinden kımıltadılamaz bir güç kalmadı" demektir.&lt;br /&gt;Yani birinin olduğu yerde diğeri yoktur. "Birini bulduk" demek, "diğerini aştık" demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Allahın hem "her dilediğinin gerçekleşmesi" özelliğinin hem de "eşinin benzerinin olamayacak olması" özelliğinin bir arada olması burdakine benzer bir çelişkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldik işin en komik tarafına:&lt;br /&gt;Bu ve benzeri soruları sormanın mantıksız olduğu tezi almış başını gidiyor. Herkesin dilinde.&lt;br /&gt;Buna da bir açıklık getirelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela 2 kişi arasındaki bir diyalog ile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer: Geçen bana araba çarptı ve öldüm, sonra beni çabucak hastahaneye götürüp kurtardılar.&lt;br /&gt;Ali: İyide araba çarptığında madem öldüysen seni nasıl hastahanede kurtartılar. Sen zaten ölmüş olman gerekmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu örnekte olduğu gibi ömer mantıksız bir cümle kuruyor, Ali'de bu durumla ilgili bir soru sorarak neden ömerin mantıksız olduğunu anlatmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer burda bir cevap veremez çünkü anlattığı şey mantıksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali ise soruyu sorarken mantıklı bir cevap almak için değil bireyin saçmaladığını anlatmaya çalışmak için soruyu soruyor. Yoksa zaten ali de biliyor sorusunun bir cevabı olmadığını !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bizim olayımızda bu. Karşımızda birbiri ile çelişen ve mantıksız olan sıfatlara sahip bir varlık var. Bizde bu varlığa dair sorular sorarak neden sıfatlarının birbiri ile çeliştiğini ve mantıksız olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Varlığın özellikleri mantıksız olduğu ve bahsi geçen olayda da mantıksızlık olduğu için soruya hitaben sorduğumuz soruların mantıksız gelmesi gayet doğal !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-7458802574225767042?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/7458802574225767042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2010/02/allahn-sfatlar-arasndaki-celiskiler-1.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/7458802574225767042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/7458802574225767042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2010/02/allahn-sfatlar-arasndaki-celiskiler-1.html' title='Allah&apos;ın sıfatları arasındaki çelişkiler 1'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-9007054381270918903</id><published>2009-11-05T16:14:00.000-08:00</published><updated>2011-02-26T08:57:50.937-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Semavi dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni Adlı Yazılarıma Gelen Karşıt Görüşlere Cevap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sümerler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>SEMAVİ DİNLERİN SÜMERDEKİ KÖKENİ ADLI YAZILARMA GELEN KARŞIT GÖRÜŞLERE KARŞI CEVAP</title><content type='html'>Merhabalar mağlup durumdaki hapis hayatı süren gezegenin, tünel kazarak gün ışığı görmeye çalışan masum insanları.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bu yazıya tesadüf ettiyseniz, yazının içeriğine biraz yabancı kalacaksınız. Fakat yazıyı ilk iki yazımın bir devamı olduğunu biliyorsanız, bu yazının “Semavi Dinlerin Sümer’deki Kökeni” adlı yazılarıma gelen karşıt tezlere karşı yazılmış bir yazı olduğunu biliyorsunuz demektir.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  İsterseniz fazla uzatmadan başlayalım.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Evet, yazıyı yazdık, çeşitli kaynaklardan yararlandık, görüşlerimizi savunduk, kaynaklarımızı sunduk. Tahmin ettiğim gibide hep aynı tarzda karşıt görüş geldi. Önceki yazılarımda bu görüşlerin temelinin “genel olarak semavi dinlerin tanrısı olan Allah’ın/Yehova’nın Sümerlere geçmişte bir din gönderdiği bu yüzden benzerlikler olduğu ve benzerliklerin arasındaki çeşitli farklıkların var olmasının sebebinin ise bu dinin zamanla yozlaştığı fikrine dayanmakta olduğunu” söylemiştim. 2. yazıma da yine aynı temele dayanan görüşler geldi. Anlayacağınız binanın temelini saptadık, orayı bir güzel patlatalım. Öyle bir patlatalım ki, 11 Eylül’de ikiz kulelerin temelini patlatan mühendisler bile kıskansınlar (.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Sümerlere de Hak Dini İnmiştir” Tezi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu tezi açıklamaya gerek yok sanırım. Adından belli zaten. Sümerlere de peygamber inmiş, onlara da Allah ayet vs indirmiş mantığı var. Aradaki farkların, mesele Sümerlerin çok tanrılı olmasının, sebebi ise bu dinlerin yozlaşmasından dolayı olduğu savunuluyor. Yani zamanla bozulmuş, çarpıtılmış.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Tezin geçersizliğine değinmeden önce ne cevap geleceğini çok merak ettiğim bir soru var önce onu sormak istiyorum:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;u&gt;Tanrının Yozlaşmaya göz yumması durumu:&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Semavi dinlerin tanrısı olan Allah’ın/Yehova’nın Sümerlere geçmişte bir din gönderdiği savunuluyor. Sümerlerin inançları ile Semavi dinler arasındaki çeşitli farklılıkların var olmasının sebebi ise Sümerlerin yozlaşmasına, sonradan bozulmalarına bağlanılıyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;Soru:&lt;/b&gt; Tanrı sonsuz güçte olduğuna ve her dilediği gerçekleştiğine göre neden gönderdiği dinin yozlaşmasına engel olmadı? &lt;br /&gt;  Eğer amacı Sümerleri test etmek idiyse, o zaten her şeyi bilen bir varlık değil mi, teste neden ihtiyaç duydu?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Şimdi gelelim bu tezi geçersiz kılan etkenlere:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;u&gt;Satürn gezegeni ve tatil günü tutarsızlığı:&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümerlerde Satürn gezegeni kötülüğü temsil ediyor. Bu yüzden Satürn gezegenin simgelediği Saturday (türkçede Cumartesi) günü yas günü, kötülüklere karşı dinlenme günü, hüzün günü olarak kabul görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay yahudilerde ve müslümanlarda da var. (hristiyanlarda varmı bilemem). Fakat yahudilerde bir fark ile varlık gösteriyor bu benzerlik. Saturn gezegeni sümerlerin tersine iyiliği simgeliyor. Bu yüzden yahudilerde ismi Satürn gezegeninden gelen Saturday (cumartesi) günü iyilik, neşe, sevgi, mutluluk ile dinlenme günü olarak kabul görülüyor. Günümüzde islam aleminde ise bu Cuma günü olarak devam ediyor!&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;Soru:&lt;/b&gt; Madem Sümerlere de hak dini indi ve Sümerlerde Satürn gezegeni kötülüğü temsil ediyor, neden tanrının günümüzdeki dinlerinde Satürn gezegeni kötülüğü temsil ediyor? Tanrı neden görüş değiştirdi?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;u&gt;Suların kana çevrilmesi olayı!&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Sümerlerde İnanna adlı bir tanrıça tecavüze uğradığı için sinirlenip suları kana çeviriyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Tevrat'ta ise Musa adlı peygamber, mısırlı bir firavunun Yehova ya tapınmadığı gerekçesiyle, yehova’nın kendisine verdiği güç aracılığıyla, mısırdaki suları kana çeviriyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;Soru:&lt;/b&gt; Madem Sümerlere de hak dini inmiş ve madem Sümerlerdeki tanrıça İnanna aynı semavi dinlerin kitaplarında geçtiği gibi Musa’ya benzer şekilde suları kana çeviriyor, o halde bu İnanna adlı Sümer tanrıçasının bir peygamber olduğu anlamına gelir.&lt;br /&gt;Fakat nedense Sümerler bu şahsiyetlere tanrı-tanrıça diyorlardı. O halde buradan Sümerlere gönderilen peygamberlerin yoldan çıktığı, yozlaştığı sonucu ortaya çıkıyor. Yani kısacası tanrının gönderdiği peygamber defolu çıkıyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;u&gt;Levh-i Mahfuz kitabı:&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Sümerlerdeki bir anlayışa göre tanrıların istekleri gökteki yıldızlarda yazıyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Semavi dinlerden olan İslam’da ise tanrının bütün âlemlere ve uygarlıklara gönderdiği kuralların yazılı olduğu bir kitap var. Bu kitap Allah ile birlikte gökte yer alıyormuş.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;b&gt;Soru:&lt;/b&gt; Madem Sümerlere de hak dini inmiş ise, Sümerlerde neden Levh-i Mahfuz adında bir kitap yok. Ayrıca neden Sümerlerde tanrının/tanrıların istekleri gökte yazılı oluyor da semavi dinlerde gökte yer alan bir kitapta yazılı oluyor. Neden arada böyle bir fark var. Tanrı neden sistem değiştirdi? Tanrı neden not defteri tutmaya başladı?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;u&gt;Tek taraflı bakış açısı sorunu: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Sümerlerin dininin bozulduğunu, yozlaştığını, asıl dinin günümüzdeki din olduğunu savunan insanlar sanırım durumun tersini hiç düşünmediler.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;Soru&lt;/b&gt;: Asıl orijinal dinin Sümerlerin dini olduğunu, bu dinin KASITLI OLARAK bozularak günümüze getirilmediği ne mâlüm? Doğru olan inancın günümüzdeki inanç olduğunu neye dayanarak iddia ediyorsunuz?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;   &lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;“SÜMERLER ÇOK ESKİ ZAMANLARDA YAŞADIĞI İÇİN ONLARDAN ALINTI YAPILAMAZ” TEZİ&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Biraz uzunca değineceğim bu konuya. Elimden geldiğince akıcı ve keyifli bir üslup kullanmayı düşünüyorum. Atlanmadan ve sakince okunursa problem olmaz.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;“Sümerler çok eski zamanlarda yaşadığı için onlardan alıntı yapılamaz” tezini savunan bir insanın kültür devamlılığı, devletlerin yok olmasının neyi simgelediği, toplumlar arası kültür ve geleneklerin ne şekilde birbirine geçtiği ve benzeri konularda, oldukça bilgisiz olduğu ve bu konular çerçevesi içerisinde hayal gücünü kullanamadığı sonucuna varılır.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Öncelikle Sümerlerin doğma ve yıkılma tarihinden bahsedelim.&lt;br /&gt;Sümerler M.Ö. 3500’lerde varlık göstermeye başlayan bir topluluk. Bu demek değildir ki, birden bire birisi onları oraya ışınladı. 3500’lerde ortaya çıkmak demek, geniş sınırlara ulaşarak toplu halde ve yerine oturmuş bir kültür-gelene-görenek hazinesiyle bir arada yaşamaya başladıkları tarih demektir. Kısacası devlet olduğu tarih demektir.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Yıkılışı ise 2000’li yıllarda gerçekleşmiştir. Sami bir devletten olan Sargon’un Sümerlere saldırması ile Sümerler son bulmuştur. Sargon Sümer şehirlerini birleştirerek Babil olarak bildiğimiz, halkı Sümerliler ve Samilerden oluşan bir imparatorluk kurmuştur.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Kilit nokta burası. “Ahanda Sümerler yıkıldı, ahanda artık onlardan alıntı yapamazlar, ahanda onlar teee 2200’lerde son buldu” şeklinde bir anlayış var.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Şimdi bu yanlış anlayışı bir düzeltmek lazım. Bir devletin yıkılması demek kültürünün, gelenek ve göreneklerinin yok olduğu, tarihten silindiği anlamına gelmez. Çünkü o bölgedeki halk farklı bir devlet ya da imparatorluk altında yaşamaya devam eder. Halk ile birlikte o halkın kültürü de yaşar. O halkın arasına gelen diğer devletin halkı ile aralarında kültür bağı-kültür alışverişi olur. Kimi şeyler değişir kimi şeyler değişmez. Ama sonuçta kültür devam eder, yok olmaz!&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Tarihin bize sunduğu bilgiler ışığında geçmişe baktığımızda Sümerleri ele geçiren Akadlıların, Babil imparatorluğu adı altında Sümerliler ile yaşadıklarını görürüz. Aralarında bir kültür alışverişi var. İllaki 2 toplumdan biri etkilenecek. Ve etkilenen toplum Sümerler değil, akadlılar oluyor. Sümer kökenli halk, Babil imparatorluğunun sonlarına doğru silinmeye başlasa da Babillileri oldukça iyi etkilemeleri sonucu kültürleri, yazıları, gelenek ve görenekleri devam ediyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Zaten Babilliler, Sümerlilerden öyle bir etkilenmişler ki yazısı, tanrıları, yasaları, sanatları vs hep Sümer kökenlidir. Ufak tefek değişim geçirmiş olabilirler. Farklı tanrılar ön plana çıkmış olabilir, yasalar hafiflemiş y ada ağırlaşmış olabilir. Fakat sonuçta kültür ve inanç aynı kalmıştır.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Peki bu nereye kadar sürüyor?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bu durum, yani Babil aracılığı ile Sümerlerin her türlü efsanesinin, hikâyesinin, geleneğinin, göreneğinin en önemlisi de inançlarının ve tanrılarının devamlılığı &lt;u&gt;RESMİ OLARAK&lt;/u&gt; en az İ.Ö 300’lere kadar devam ediyor. Günümüzde ise tanrı ve tanrıçalar insanların pek haberi olmadan melek, cin, şeytan sıfatlarıyla semavi dinlerde yer almaktalar. Yani hayla devam ettikleri söylenebilir. Fakat çok büyük değişimler ile. Kısacası onlar ölmedi kalbimizde (. Az sonra değineceğim nasıl yer aldığına.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Gelelim can alıcı noktaya!&lt;br /&gt;  Araplar etkilendi mi, etkilendiyse ne zaman kadar bu etki sürdü?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Arapların etkilenmemesi imkânsız. Özellikle İslam öncesi panteondaki tanrıların/tanrıçaların Sümer ve Mısır kaynaklı olduğunu anlamak zor değil:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Örneğin El-Lât Sümer tanrıçası İnanna’ya karşılık gelmekte.&lt;br /&gt;  Aynı şekilde el Uzza’da yine İnanna’ya karşılık gelmekte.&lt;br /&gt;İnanna dediğimiz bu tanrıça bırakın Arapları ta Tunus yarımadasına, romaya, yunana hatta ve hatta Hıristiyanlığın içine giriyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Nasıl mı?&lt;br /&gt;Farklı toplumlardaki birçok tanrıça aslında İnanna’ın bir yansımasıdır. Fakat isim değişikliği geçiriyorlar. Mesela Akadlılar inanna’yı İştar şeklinde telaffuz ediyor fakat Ashtart şeklinde yazıyorlar. Ashtart kelimesi diğer toplumlara geçerken Astarte şeklinde geçiyor. Bu ve benzeri şekillerde iyice evrimleşiyor ve Roma’ya kadar gidiyor. Sonra Hıristiyanlık çıkıyor ve Astarte adlı bu tanrıça Hıristiyanlığa Astaroth adlı düşmüş bir melek olarak giriyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bakın, gördünüz mü? Mezopotamya tanrıçası yüzlerce yıl değişti ve Avrupa’ya kadar gelip Hıristiyanlığın içine girdi. (ayrıca Meryem ananın birçok niteliği, bu tanrıçadan gelmedir yine)&lt;br /&gt;(Aynı tanrıçamız taa Tunus yarım adasındaki Kartaca devletinde bile yine astarte adı ile, yunanlılarda ise Afrodit olarak geçmektedir.)&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Kısacası Mezopotamya’dan başlayıp Hıristiyanlığın içine kadar giren bir kültürün, Arapları etkilemediğini, Sümerlilerin inançlarından Arapların ya da Yahudilerin haberinin olamayacağını söylemek oldukça yanlış ve cahilce olur. Zaten Sümerlerden ilk etkilenen ve kültürüne Sümer kültürünü kalıcı bir şekilde koyan toplum Araplar, daha doğrusu Samilerdir.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Şimdi geldik bu konuda en önemli detaya!&lt;br /&gt;  Yahudiler !!&lt;br /&gt;  Yahudileri atlamamak gerek!&lt;br /&gt;Çünkü bu işte çok büyük payları var, çünkü Sümer kültürünün Araplara geçmesi Yahudilerin aracılığı ile oluyor denilebilir. Kendileri zaten M.Ö 2000 civarlarında doğup, M.Ö. 1000’lerde YEHUDA KRALLIĞINI KURDULAR. Krallıktan bahsediyoruz burada. Bu bilgi, kültür, gelenek, görenek, bilim, ilim kısacası her şey demektir. Bu krallığın Babil devleti ile yaptığı ticaret, anlaşmalar vs Sümer kültürünün ne derecede yayılmasına olanak sağlar söylemeye gerek yok sanırım.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bunun yanı sıra en ama en büyük etki Babil devletinin Yehuda Krallığını İşgal etmesi, yıkması ve oradaki bilim adamları ve sanatkârları alıp Babil’e götürmesidir. Bu bilim adamları ve sanatkârlar orada öğrendiği Sümerden kalıp Babilde gelişme gösteren Sümer kültürünü, sanatını, bilgisini, Babil imparatorluğu yıkıldıktan sonra oradan kaçarak bir güzel iyice yaymışlar ve Yahudi toplumuna aktarmışlardır. Oradan Araplara iyice Sümer kültürü aşılanmış, İslam öncesi Arap kültürünün zemini oluşmuştur.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Artık bu kadar yazılandan ve açıklamadan sonra kimse çıkıp ta “yahu Sümerler m.ö 2000’lerde yıkıldılar, Arapların nerden haberi olsun, tabletleri çıkarıp geri gömecek halleri yok ya” gibi saçma cümleler de bulunmaz diye umut ediyorum.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“KAYNAĞINIZ NEDİR, KANITINIZ NEDİR?” SORUSU&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;İlk yazıya karşı böyle bir soru sorulmuştu. Kaynağınız nedir diye. Göstermiştim kaynağı. Fakat insanların forum sitelerindeki başlıkların altındaki uzun yorumları okumamak gibi bir alışkanlıkları var. Haliyle oradaki belirttiğim kaynağı göremediler. Yeniden belirtelim efendim.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Yazımdaki Sümerlerle ilgili bilgilerin/hikayelerin/yazılanların kaynağı için:&lt;br /&gt;- Muazzez İlmiye Çığ - Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;u&gt;(&lt;/u&gt;&lt;/i&gt;&lt;u&gt;Ayrıca bu kitapta kanıt olarak Sümerlerle ilgili anlatılan hikâyelerin/bilgilerin yazdığı tabletlerin resimleri de bulunmaktadır !)&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Siz şimdi Muazzez İlmiye Çığ nerden biliyormuş diyeceksiniz. Muazzez İlmiye Çığ Dünyaca ünlü Türkiye’nin en büyük Sümerolog’udur efendim. 74 BİNLİK BİR TABLETTEN oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturmuştur kendisi.10 BİNLERCE TABLETİN ışığında 10’larcada kitabı vardır Sümerlere dair. Atatürk kendisinden bizzat istemiştir Sümerlerin üzerine çalışmalar yapmasını. Dünya’nın önde gelen isimlerindendir ki, kendisinden daha önceki çok büyük isimler ile çalışmıştır Sümerlerin ve tabletlerin üzerinde. Gidip biraz araştırın bunları, Samuel Noah Kramer’i araştırın. Sümerlere dair kaç bin tane tablet olduğunu, bunların tercüme edilip edilmediğini, bu tabletlerdeki bilgilerin ne zamandır deşifre edildiğini araştırın.&lt;br /&gt;Şunu da belirtmeden geçmeyelim. Tabletlerin hepsi Sümerlere ait diye bir şey yok. Komşu uygarlıklar, yakın çevredeki uygarlıkların yazıtlarındaki, tabletlerindeki bilgiler, diğer tabletlerdeki bilgileri doğrulamaktalar. Yani kısacası olaylara tek taraflı da bakılmıyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;  Umarım doyurucu bir yazı olmuştur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ne Mutlu İlgi duyarak okuyup bir şeyler kapabildim diyene!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Saygılarımla Valzerk…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-9007054381270918903?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/9007054381270918903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/11/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni-adli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/9007054381270918903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/9007054381270918903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/11/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni-adli.html' title='SEMAVİ DİNLERİN SÜMERDEKİ KÖKENİ ADLI YAZILARMA GELEN KARŞIT GÖRÜŞLERE KARŞI CEVAP'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-5200481886868489515</id><published>2009-10-30T10:28:00.001-07:00</published><updated>2011-02-26T08:58:17.788-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Semavi Dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni 2'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sümerler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Semavi Dinlerin Sümer'deki Kökeni 2</title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;SEMAVİ DİNLERİN SÜMER'DEKİ KÖKENİ&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semavi Dinlerin Sümer’deki Kökeni adlı yazım devam edecek demiştim. Kaldığımız yerden devam ediyorum da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yazımda daha uzun detaylı konulara yer verirken bu yazım daha ufak benzerlikler ve detaylar üzerine olacaktır. Bu yüzden kendimden pek fazla bir şey katmayacağım, Muazzez Hanım oldukça net ve öz bir şekilde bahsetmiş ve açıklamış bir çok konuyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca geçtiğimiz yazım üzerine birçok eleştiri ve karşıt tez aldım. Bu tezler genel olarak semavi dinlerin tanrısı olan Allah’ın/Yehova’nın Sümerlere geçmişte bir din gönderdiği bu yüzden benzerlikler olduğu ve benzerliklerin arasındaki çeşitli farklıkların var olmasının sebebinin ise bu dinin zamanla yozlaştığı fikrine dayanmakta. Tabi bu tezlere dair karşıt tezlerimizde ayrı bir yazı olarak gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Benzerliklere başlayalım.&lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İSA’NIN TANRININ OĞLU OLMASI” SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İsa ile ilgili bu başlığı Muazzez İlmiye Çığ’ın kitabındaki yazılanlara bakarak kendi anlatımım ile kaleme alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümerler de çok ilginç bir anlayış var. Sümer rahibelerinin çocuk doğurması yasaktı. Evlilik serbestti ama çocuk yapmamak şartıyla. Çünkü rahibelerden doğan çocuklar “&lt;i&gt;Tanrının Çocuğu&lt;/i&gt;” olarak görülüyordu. Bu anlayış ve Kuran’daki bir ayet İsa’nın neden “Tanrının Çocuğu” olarak görüldüğünü çok iyi şekilde anlamamıza yardımcı olmuş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Âli İmrân Suresi, ayet 35-37:&lt;br /&gt;"İmran'ın karısı şöyle demişti 'Rabbim karnımdakini azatlı bir kul olarak sana adadım. Adağımı kabul buyur. Rabbim onu kız doğurdum, ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu sana ısmarlıyorum' dedi. Rabbi onu hüsnükabul gösterdi ve güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı (teyzesinin kocasını) Rabbi onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına, &lt;span style="color:red;"&gt;mabede&lt;/span&gt; her gelişinde orada bir rızk bulur 'bu sana nereden geliyor?' derdi. O da 'Allah tarafından' derdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki ayete baktığımızda Meryem’in zamanında Mabetler olduğu anlaşılmaktır. (Tevrat ve İncil'de de mabetlerin bulunduğu yazılı.) Meryem ise mabet’e adanmış ve Mabette yetişmiş bir kızdı. Bir şekilde (bazı kitaplara göre de nişanlısı Yusuf’tan) hamile kaldığında çocuğunu gidip ücra bir yerde doğurmuş olmalı, çünkü çocuğunun “Tanrının Çocuğu” diye öldürülmesinden korkuyordu. Böylece İsa’ya büyüyene kadar “Tanrının oğlu” olduğuna inandırılması, "ben Tanrının oğluyum" diyerek ortaya çıkmasına ve böylece öldürülmesine sebebiyet vermiş olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muazzez İlmiye Çığ kitabında konunun sonunda şunları belirtiyor:&lt;br /&gt; &lt;span style=""&gt;“&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style=""&gt;Mezopotmaya'da eski çağlardan başlayarak Yeni Babil devrine kadar adak olarak veya kıtlıktan korumak üzere çocuklar mabede verilirdi. Meryem hikâyesinde bu geleneğin sürdüğü anlaşılıyor. (L.O. Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s. 107.)”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;“KUTSAL GÜN İNANCI”DA SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Direk Muazzez İlmiye Çığ’dan alıntı yapıyorum:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;   &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;“&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümerlilerde, okul tabletlerine göre 6 gün çalışma, 7.gün dinlenme var. Bu Yahudilere sabbat olarak geçmiş. On emirde “Sabbat’ı düşün, onu kutsal gün olarak gör!” deniyor. 6 gün çalışıp yedinci gün Tanrıya adanmış bir dinlenme günü oluyor. Yahudilere ve Kur´an’a göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlemiş. Bu günün cumartesi olması da Babillilerden geçmiş. Babilliler her ayın 7. gününde (Şapatu) bir kutlama yaparlardı. Bu üzgünlüğü ve nefis terbiyesini ifade eden ve Satürn gezegenine adanmış bir gündü, (Satürday, Satürn gezegeninden gelen bir gün adı, yani cumartesi). Satürn kötü güçlerin temsilcisi idi. Yahudiler bu günün anlamını değiştirerek onu neşeli bir hale koymuşlardır. Onlar cumartesi gününü Tanrıya dua ederek, kitaplar okuyarak çeşitli eğlencelerle geçirirler ve en ufak bir işe el sürmezler. İslamiyet’e bu gün Cuma’ya dönüştürülerek daha hafifletilmiş kuralla alınmıştır&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt; “ÖRTÜNME VE BAŞ ÖRTÜSÜ”DE SÜMERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Muazzez İlmiye çığ bu konuda diyor ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer tapınaklarında rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örttürülmüştür.(24) Daha sonraları, İÖ 1500 yıllarında bir Asur Kralı, yaptığı bir kanunun kırkıncı maddesi ile evli ve dul kadınları da başlarını örtmeye mecbur etmiştir. Fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesi yasak; örtünürlerse ceza var. (Prof. Mebrure Tosun-Doç. Dr. Kadriye Yalçav, Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi-Aduqa Fermanı, Ankara, 1975, s.252, madde 40.) Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da mabet fahişeleri düzeyinde saymışlardır.Bu gelenek Yahudilere geçmiş, dindar Yahudi kadınları evlenince saçlarını traş ettirip bir peruk veya başörtüsü ile başlarını örtmüşler. Hıristiyanlıkta rahibeler aynı şekilde başlarını örtüyorlar. İlginç olanı Tevrat'ın son yazıldığı zamana kadar Yahudiler arasında Tanrı namına fuhuş yapan kadın ve erkekler varmış. Tevrat Tesniye 23: 18'de "İsrailoğullanndan ve kızlarından kendilerini fuhşa vakfetmiş kimseler olmayacaktır. Kadınlar! Fuhşun ücretini herhangi bir adak için Allah'ın Rabbin mabedine getirmeyeceksin, çünkü bunların ikisi de Allah'ın Rabbe mekruhtur" şeklinde yazılıyor. Yahudi fahişeleri yüzlerine peçe koyuyorlarmış. (Tevrat, Tekvin 38:15.)(25) Bunun Araplarda da olduğunu duydum; ama yazılı bir kanıt bulamadım. İslam'a örtünme, erkekten kaçma şeklinde geçmiş. Buna karşın erkeksiz bir yerde Kur'an okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(24) Hartmut Schmökel, Kulturgeschichte des Altenorient, Stuttgart, 1961, s.37.&lt;br /&gt;(25) Tekvin 38: 5-26'da bulunan hikâye bunu açıklıyor. Buna göre, Yahuda'nın oğlu ölüyor. Geleneğe göre gelinini ikinci oğluna veriyor. O da ölünce adam üçüncü oğluna almıyor gelinini. Buna kızan gelin dulluk elbisesini çıkarıyor. Yüzüne peçe takıp kendisini fahişe gibi yaparak kaynatası ile yatıyor. Karşılığında kadın adamın mührünü, kuşağını ve değneğini istiyor. Kadın gebe kalıyor; bunlarla, çocuğun kaynatasından olduğunu kanıtlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'da Örtünmeyle İlgili Ayetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A'râf Suresi, ayet 26-27:&lt;br /&gt;"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi ise daha hayırlıdır. Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyinin. Yiyin için, fakat israf etmeyin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nur Suresi, ayet 31:&lt;br /&gt;"Mümin kadınlara söyle: Gözlerini korusunlar, namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ellerinin altında bulunan, erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar."    &lt;/span&gt;          &lt;br /&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAVVA’NIN KABURGADAN YARATILMASI”DA SÜMERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Muazzez İlmiye Çığ bu konuda şunları söylüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sumer'de, Dilmun adında, saf, temiz, parlak Tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok. Su Tanrısı, Güneş Tanrısına yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş Tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile Tanrıların bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesinde Yer Tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince Bilgelik Tanrısı Enki her birinden tadıyor. Buna Yer Tanrıçası çok kızıyor, Tanrıyı ölümle lanetleyerek ortadan yok oluyor. Bilgelik Tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer Tanrılar büyük güçlüklerle Yer Tanrıçasını bularak Bilgelik Tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, Tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer Tanrı yaratıyor. İlginç olan, yaratılan Tanrılardan beşi Tanrıça (bu doktorlukta ilk uzmanlaşmayı da göstermesi bakımından önemli). Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden Tanrıçanın adı, "kaburganın hanımı&lt;br /&gt;anlamına gelen Ninti dir. Bu kelimede Nin hanım, ti kaburgadır. Ti'nin bir anlamı da hayat'tır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ikinci anlamıyla tercüme edersek Tanrıçanın adı "hayatın hanımı" olur (31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hikâye Tevrat'ta da var: (Tekvin 2:5-23.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve henüz yerde bir kır fıdanı yoktu ve bir kır otu henüz bitmemişti; çünkü Rab Allah yerin üzerine yağmur yağdırmamıştı ve toprağı işlemek için adamı yoktu ve yerden buğu yükseldi ve bütün toprağı suladı. Ve Rab Allah yerin toprağından Adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti ve Adam'ı oraya koydu ve Rab Allah, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasına da hayat ağacını, iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi ve bahçeyi sulamak için Aden'den bir ırmak çıktı ve oradan bölünerek dört kol oldu: (Bunlardan ikisi Dicle ve Fırat-M.İ.Ç.) Ve Rab Allah baksın ve onu korusun diye Adam'ı oraya koydu ve Rab Allah Adam'a, 'bahçenin her ağacından ye, fakat iyilik, kötülük bilme ağacından yemeyeceksin, yersen ölürsün' dedi. Ve Rab Adam'ı yalnız bırakmamak için bütün hayvanları topraktan yaptı ve onlara ad koymak için Adam'ı getirdi. Fakat Adam yalnız idi. Rab Adam'a derin bir uyku&lt;br /&gt;verdi, onun kaburga kemiklerinden birini aldı, ondan bir kadın yaptı ve onu adama getirdi ve adam dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna nisa denilecek."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra yılanın kadını kandırarak yasak meyveyi yedirdiği ve bahçede olan Allah ile konuşmaları geliyor. Allah yılanı lanetliyor. Allah, Adem (burada Adam yerine Adem deniyor)(32) ve karısına giymeleri için kaftan yapıyor. Kadını ağrılı çok çocuk yapması ve Adem'i de toprakla uğraşması ile cezalandırarak onları Aden bahçesinden kovuyor. Buraya kadar nedense karısının adı verilmemiş. Ancak dördüncü babın başında, karısının adının Havva olduğu ve Habil, Kain'i doğurduğu yazılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi Tevrat'ta (bap 1:27) yaratılışın altıncı ve son gününde Allah insanı erkek ve dişi yaratmış olduğu halde, Adam'ı tekrar yerin toprağından, eşini de onun kaburgasından yaratıyor. Buna göre bap 2: 4-23'te anlatılanlar, Sumer hikâyesinden alınmadır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Buradan sonra vereceğim benzerlikler ayrı ayrı başlıklar halinde değil, tek başlık altında olacaklar. Sebebi kısa olmalarından dolayı. Fakat kısa olduklarına bakmayın, oldukça çarpıcılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;b&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;KISA KISA DİĞER ÇARPICI BENZERLİKLER&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu başlık altında kendimden hiçbirşey eklemiyorum. Direk Muazzez Hanımın kitabından alıntı yapacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Sinagoglar, Kiliseler ve Camiler:&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer´de kralların nasıl sarayları varsa tanrıların da öyle evleri olmalıydı. Bunun için “Tanrı evi” adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanları yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliseler, camilere dönüştü.(3) Camilerin ve mineralerin üstündeki yarım ay, Sümer Ay Tanrısının sembolüdür.(4)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;(3) Sümer´deki “Tanrı evi” deyimi, Kur’an´da “Allah mescitleri” (Tevde Suresi, ayet 17, 18) şeklinde bulunmaktadır. Sümer´de mabet ve saray anlamına gelen “e.gal” kelimesi Tevrat´da “hegal” olmuştur.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;   &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;(4) Sümer dininde Ay kültünün önemli bir yeri vardır. Ayın ilk göründüğü gün, 15 günlük olduğu ve görünmediği günlerde törenler yapılır, hatta bazı yiyecekler yenilmezdi. İslamiyet’te de oruç ve bayramlar Ayın görüşüne göre düzenlenmiştir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Musanın Tanrı’dan Kanunu Alışı: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer kanunu, Babil Kralı Hammurabi´nin yaptığı kanuna temel olmuş, ondan Musa´nın ve Yahudi kanunu, ondan da İslam kanunu etkilenmiştir. Hammurabi´nin (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alışı, Musa´nın Tanrıdan kanunu alışına örnek olmuştur. İlginç olanı İslam´da hukukun, anca Arapların Irak topraklarını ele geçirdikten sonra kurallaşmasıdır. Sümer, Babil hukuksal geleneklerinden çıkan sözler, İbrani kanuni Telmud´da bulunuyor. Ortodoks Yahudi´deki boşanma terimi Sümerce bir kelime. Sinagogda Tevrat okunurken dinleyenler şallarının saçakları ile onu izlerler. Bu, Sümer´de hukuksal bir belgenin onaylandığını göstermek için tablete elbise kenarlarıyla basılmasını yansıtmaktadır. (Samuel Noah Kramer, Cradle of Civilization, New York, 1967, s.160)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Tanrının 99 ismi: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer Tanrılarının esas adlarından başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları tanrı Marduk’a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;   &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;İslam dininde de Allah´a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Yer altı Dünyası ve Gölgelerin Yer altı Dünyasından Çıkması: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümerlilere göre ölüler “kur” adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yer altı dünyasına gidiyorlar. Tevrat’ta bu; Şeol, Yunan’da Hades, İncil’de cehennem, İslam’da ahret olarak devam etmektedir. Sümerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yer altı dünyası; oranın Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyorlar. Gılgamış´ın çağrısı üzerine arkadaşı Enkidu’nun gölgesi çıkarak iki arkadaş konuşuyorlar. Tevrat Samuel I:28’de Kral Saul’un istediği üzerine Samuel’in gölgesi yeraltından çıkıyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Cariyenin Hanımına Tavrı: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer kanuna göre kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca, hanımına karşı büyüklük taslayamaz, öyle yapmaya kalkarsa cezalandırılır. Tevrat ve Kur´an’da da yazıldığına göre İbrahim Peygamber’in kısır olan karısı Sara, cariyesi Hacer’i çocuk yapmak üzere kocasına veriyor. Cariye, çocuk doğurup kendisini üstün görmeye başlayınca, oğlu İsmail ile çöle götürülüp atılıyor kocası tarafından.(5)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;(5) C.L Woolley, The Sumerians, New York, 1965, s.102; Hammurabi 146; Tevrat Tekvin bap 21: 8-21; Kur´an’da çeşitli sureler içinde.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Üstün Kavim:&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt; Sümerliler, kendilerinin, Tanrılar tarafından seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrat’ta Yahve, Kur´an’da Allah, İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı. Tevrat Tesniye 14:6; Kur´an Casiye Suresi, ayet 16; Bakara Suresi, ayet 27.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Kadınların Erkekler İçin Bir Tarla Gibi Olması Benzetmesi: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümerliler kadınlarını bir tarlaya benzetmişler. Aynı deyim hem Tevrat, hem Kur´an’da var. Kur´an’da “kadınlarınız sizin için bir tarladır, tarlanıza nasıl isterseniz dilerseniz öyle varın” yazılı. (Bakara Suresi, ayet 223).&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Sırat Köprüsü ve Cehennem: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Yahudilere, Babil tutsaklığından sonra, Perslerin etkisiyle, Zerdüşt dininden; ölülerin tekrar dirileceği, cennet, cehennem ve Sırat köprüsü girmiştir. (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s.361) Kur´an’da Sırat köprüsü yok.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;İslam’a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Tanrı’nın Gökte Yer Alması: &lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;      &lt;span style="font-family:Book Antiqua;font-size:100%;"&gt;Sümer tanrılarının gökte toplandıkları “duku” adında bir yerleri var. İslam inanışına göre de Allah yedi kat göğün üstünde Arş´ta oturuyor. (Hûd Suresi, ayet 7; Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi, ayet 4.)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Muazzez İlmiye Çığ'a çalışmaları ve bizleri aydınlığa açılan kapılara 1 adım daha yaklaştırdığı için teşekkürü bir borç bilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla Valzerk…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-5200481886868489515?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/5200481886868489515/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/10/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni-2_30.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/5200481886868489515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/5200481886868489515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/10/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni-2_30.html' title='Semavi Dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni 2'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-858107010429368985.post-4986986514364340556</id><published>2009-10-18T06:17:00.000-07:00</published><updated>2011-02-26T08:58:34.426-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Semavi dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sümerler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Semavi dinlerin Sümer'deki Kökeni</title><content type='html'>Merhaba bağnaz dünyanın uygar insanları…&lt;br /&gt;Bağnaz dünya diyorum. Çünkü birazdan okuyacağınız satırlar gezegenimizin yüzde seksenine yakınının sahip olduğu inançların ne derecede gerçek, ne derecede alıntı veya sahte olduğunu gösterecek size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunuz sağda solda, gündelik hayatta semavi dinlerin, bu dinlerdeki hikâyelerin, olayların, efsanelerin, eski uygarlıklardan alıntı olduğunu, eski uygarlıklardan günümüze geldiğini duymuşdur. Konuyla biraz daha ilgili olanlar bu uygarlıkların Ortadoğu uygarlıkları olan Sümer ve Babil uygarlıkları olduğunu bilirler. Bu konuda ülkemizde ilk ciddi araştırmayı yapıp kitap yazan insanımız ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dır. “Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni” adlı kitabı bu konuda oldukça bir sağlam kitaptır. Zaten bu yazı, bu kitap kaynak olarak kaleme alınmıştır. Size bu kitaptan bol bol alıntı yapacağım. Hadi başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;" &gt; &lt;b&gt;“YERİN VE GÖĞÜN BİRBİRİNDEN AYRILMASI” SÜMERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak listemde anlaşılması en kolay ve en sağlam gördüğüm konu ile başlamayı düşünüyorum. Yerin ve göğün birbirinden ayrılması. Bunu bilmeyen yoktur. Semavi dinlere göre yer gök ilk başta bitişikmiş, sadece su varmış. Tanrı bu sulatın ortasında bir kubbe/dağ yaratmış. Kubbe suları 2’ye ayırmış. Altta kalan su, üstte kalan sudan ayrılmış ve Tanrı üstte kalan kubbeye gök, altta kalan kuru toprağa da yer adını vermiş. Sonra yeri bitkilerle, hayvanlarla donatmış. Birebir aynı olay Sümerlerde de var. Sümerlere göre de ilk başta “büyük uçsuz bucaksız bir su”, “bu sudan bir dağ çıkaran bir tanrı”, “dağı ikiye ayıran başka bir tanrı”, “altın yer, üstün gök olması” ve “yerde canlılığın başlatan başka başka tanrılar” var. Muazzez İlmiye Çığ bu benzerliğe şöyle değinmiş kitabında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Sumer efsanesine göre evrende ilk olarak Tanrıça Nammu adında büyük uçsuz bucaksız bir su vardı. Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkarıyor. Oğlu Hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırıyor. Üstü gök oluyor, Gök Tanrısı onu alıyor, yer olan altı da Yer Tanrıçası ile Hava Tanrısının oluyor. Bilgelik Tanrısı ile Hava Tanrısı yeri bitkiler, ağaçlar, sularla donatıyor. Hayvanlar yaratılıyor ve hepsini idare edecek Tanrılar meydana getiriliyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Tevrat Tekvin 1:2-9. &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;‘Suların yüzü üzerinde Allahın ruhu hareket ediyordu: Allah -suların ortasında kubbe olsun, suları ayırsın- dedi ve Allah kubbeyi yaptı. Altta olan suyu üstte olan sudan ayırdı ve Allah kubbeye -gök- ve alttaki kuru toprağa –yer- dedi.’ &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bundan sonra yerin, bitkiler ve hayvanlarla donatımı geliyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Enbiyâ Suresi, ayet 30: &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;‘Gökler ve yer yapışık iken onları ayırdığımızı, bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi?’ &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Burada Sumer ve Tevrat hikâyesi birbirine çok yakın. Kurân da çok yüzeysel. Fakat ana fıkir, gök ve yerin başlangıçta bitişik olması, bunların sudan çıkması aynı.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(bkz. Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta olay ve fikir aynı: İlk başta su olması, sonra bir ilahi gücün gelip sudan dağ çıkartıp dağı 2 ye ayırıp yeri ve göğü oluşturması ve sonrada yerde canlılığı başlatması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu benzerliğe tesadüf diyebilirsiniz. Fakat benzerlikler sadece bununla kalmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;“BABİL KULESİ” DE SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babil kulesi. Tevrat’ı okuyan bilir. Okumasanız da sık bilinen bir hikâyedir. Tevrat’ta anlatılana göre kısaca hikâyeyi özetleyeyim size:&lt;br /&gt;Çok eskiden insanlar sadece tek dilde konuşuyormuş. Bu insanlar kendilerini korumak amaçlı ve göğe erişebilmek amaçlı bir şehir ve dev gibi bir kule yapmak istemişler. Sonra tanrı olanları görüp, gökten yere inip (!) bu insanların dillerini bozmuş, insanlar ayrı dillerde konuşmaya ve birbirini anlamamaya başlamış. Böyle kulenin ve şehrin yapımı yarım kalmış. Bundan dolayı da oraya Babil ismi konulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar her şey normal. Fakat nerdeyse aynı hikâyeyi Sümerlerde de görünce şaşırmamak elde değil. Muazzez İlmiye Çığ aradaki benzerliği kitabında şu şekilde ele almış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“ Çok eski günlerde gerek Sümer ülkesi, gerek komşuları bolluk ve huzur içinde yaşıyorlarmış. Hepside Hava Tanrısı Enlil’e tek dilde dua ediyorlarmış. Bilgelik tanrısı Enki, Enlil’in üstünlüğünü kıskanarak insanlar arasında bozuşmayı, savaşı çıkararak bu güzel çağa son veriyor ve çeşitli diller koyarak insanların birbirleriyle anlaşmalarını önlüyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Aynı konu Tevrat’ta (Tekvin 11:1–9) şöyle:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;‘Ve bütün dünyanın sözü bir, dili birdi. Şarktan göçtükleri zaman Sinear diyarında bir ova buldular, orada oturdular. Birbirlerine ‘gelin kerpiç yapalım, onları iyice pişirelim. Onların taş yerine kerpiçleri, harç yerine ziftleri vardı. Yeryüzüne dağılmayalım diye kendimize bir şehir, başı göklere erişecek bir kule yapalım’ dediler. Ve Ademoğullarının yapmakta olduğu şehri ve kuleyi görmek için Rab indi. Onlar bir kavm, hepsinin tek dili var. Gelin inelim, birbirlerinin dilini anlamasınlar diye onların dilini karıştıralım. Rab onları oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil dendi.’&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Buradaki Babil kulesinin, Mezopotamya’nın ziguratları olduğuna kuşku yok. İbraniler onları yıkılmış halde gördüler. “&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(bkz. Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;“SULARIN KANA ÇEVRİLMESİ KONUSU” DA SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa peygamberin Mısır ülkesinin başına getirdiği afetleri/felaketleri duymayanınız yoktur umarım. Filmlerde sık işlenen bir konudur Musa’nın mucizeleri. Bunlardan biride Mısır’daki suların kana çevrilmesi olayıdır. Tevrat’ta daha detaylı olmak üzere Kur´an ve Tevrat’ta geçen bir olaydır. Hemen bu olayı da kısaca özetleyip Sümerler ile arasındaki bağı size açıklayayım.&lt;br /&gt;Tanrı, Musa’yı Mısırlara gönderiyor. Amaç Mısırlıları Allah´a ibadet etmeye ikna etmek. Halkın deyimiyle yola sokmak. Fakat Firavun Musa’yı dinlemiyor. Bunun üzerine Musa Tanrı’nın dediği gibi değneğini ırmaktaki sulara vuruyor ve sular kana dönüşüyor. Mısırlılar da susuz kalıyor. Ne ilginçtir aynı olay yine Sümerlilerde var. Buyurun Sümerlerdeki suların kana çevrilmesi olayını Muazzez İlmiye Çığ’ın kaleminden okuyun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Tevrat, Çıkış bap 7:14-25: "Rab Musa'ya dedi: 'Firavunun yüreği inatçıdır, kavmi salıvermek istemiyor. Sabahleyin nehrin kenarına çıkan Firavun'a git, ona 'çölde bana ibadet etmeleri için kavmimi salıver, diye İbranilerin Allah'ı beni sana gönderdi, ben elimdeki değnekle ırmaktaki sulara vuracağım ve kana dönecekler.' Musa Rabbin dediğini yaptı. Değneğini ırmaktaki sulara vurdu. Bütün sular kana döndü. Mısırlılar içecek su bulamadılar."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu olay A'râf Suresi’nin 132. ve 133. ayetlerinde şöyle geçmektedir: "'Bizi sihirlemek için ne mucize gösterirsen göster; sana inanmayacağız' dediler. Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, güveyi, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat ettik, yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu olayda müşterek nokta, Tanrı'nın ülkede tek bir şahsa kızıp (Mısır'da Firavun) bütün insanlara felaketler vermesi ve bunlardan birisinin de suların kana döndürülmesidir. Öyle ki, halk kandan başka içecek bulamıyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Sümer efsanesinden geçen bir konu da, birine kızan Tanrının, bütün ülkeye çeşitli felaketler vermesi. Sümer’de Aşk Tanrıçası İnanna, bir bahçenin kenarında uyuyakalıyor. Bunu gören bahçenin sahibi gidip Tanrıçaya tecavüz ediyor. Buna kızan Tanrıça, ülkeye çeşitli felaketler veriyor. Bu konu, çok güneşli olduğu için bahçesinde bir şey yetiştiremeyen bir bahçıvanın, geniş yapraklı ağaçlar dikerek bahçeyi yararlı hale getirmesini anlatan şiirin bir bölümünde yazılı:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bir gün kraliçem, göğü dolaştıktan, yeri dolaştıktan sonra&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İnanna göğü dolaştıktan, yeri dolaştıktan sonra&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Kutsal fahişe (İnanna) yorgunluk içinde (bahçeye) yaklaştı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Derin uykuya daldı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Onu bahçemin köşesinde gördüm&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Tecavüz ettim ona, öptüm onu&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bahçemin köşesine döndüm&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Şafak attı, güneş doğdu&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Kadın korku ile etrafına bakındı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İnanna korku ile etrafına bakındı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Sonra kadın nasıl bir felaket yaptı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İnanna utancından ne yaptı&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ülkede bütün kuyulan kan ile doldurdu&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Odun taşıyan köleler kandan başka bir şey içemediler&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Su dolduran köleler (kadın), kandan başka bir şey dolduramadılar.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay yine aynı. Tevrat’ta Tanrı, Musa aracılığı ile kanları suya çeviriyor, Sümer’de ise Tanrıça İnanna direk kendisi suları kana çeviriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;“TUFAN OLAYI”DA SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu hakkında ben pek fazla bir şey söylemek istemiyorum. Muazzez İlmiye Çığ oldukça net açıklamış. Direk kitabından alıntı yapıyorum. Sadece önemli gördüğüm yerleri alıntılayacağım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Çok eski çağlarda, insanları yok etmek amacı ile Tanrı tarafından büyük bir tufan yapıldığı hikâyesinin, yalnız, ilk kutsal kitap Tevrat'ta yazılı olduğu sanılıyordu. Fakat geçen yüzyıl içinde Ninive'de yapılan kazılarda çıkan Asur Kralı Asurbanipal’ın Kütüphanesi içindeki bir tablette aynı hikâye okununca (1872) büyük bir şaşkınlık yaşanmış ve bu inanç kökünden sarsılmıştı. Gılgamış Destanı'nın son kısmını oluşturan bu hikâye, ölümsüzlüğü arayan Gılgamış'a, tufandan kurtulup Tanrılar tarafından ölümsüzlük verilen Utnapiştim tarafından anlatılmıştı. &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Buna göre kısaca: İnsanlar öyle çoğalmıştı ki, Tanrılar onların gürültü ve şamatasından uyuyamaz olmuşlar. Bunun üzerine dört büyük Tanrı, bu insanları bir Tufan ile yok etmeye karar veriyorlar. Bilgelik Tanrısı (Enki), yarattıkları insanların ortadan kaldırılmasına çok üzülüyor ve Şuruppak şehrinde yaşayan Utnapiştim'in evinin duvarından seslenerek, Tanrılann bir tufan yapmaya karar verdiklerini, bir gemi yapmasını söylüyor. Geminin tarifıni veriyor. Adam söylendiği şekilde gemiyi 7 günde tamamlıyor. Gemi yapıldığı müddetçe çeşitli hayvanlar kesiliyor; beyaz, kırrnızı ve su katılmamış şaraplar nehir suyu gibi bol olarak içiliyor, adeta yılbaşı törenlerine benzer şenliklerle işler yapılıyor. Utnapiştim geminin içine ailesini, akrabalarını, sanatçıları, kırların evcil ve yaban hayvanlarını dolduruyor. Bu arada altın da almayı unutmuyor. Geminin kapısı kapanır kapanmaz şiddetli bir fırtına ile birlikte yağmur boşanıyor. Sular yalnız gökten boşanmakla kalmıyor, Yer Tanrıları da yerden fışkırtıyor suları. Tufan öyle azgınlaşıyor ki, onu yaptıran Tanrılar bile korkuyor. Bu kıyamet 6 gün 6 gece sürdükten sonra yedinci gün gemi Nisir Dağına oturuyor. 7 gün bekledikten sonra Utnapiştim bir güvercin salıyor dışarı. O konacak yer bulamadığı için geri dönüyor. Daha sonra bir kırlangıç gönderiyor, fakat o da geri geliyor. Son olarak uçurduğu kuzgun geri dönmeyince dışan çıkıyorlar. Utnapiştim dağın tepesine kurbanlarla içkiler sunuyor. Altlarında çeşitli ağaçların odunları yanan ocaklara 7 kazan konarak kurban etleri pişiriliyor. Onların tatlı kokusunu duyan Tanrılar üşüşüyorlar. Tufanı yaptıran Tanrı Enlil gelip gemiyi ve insanlan görünce çok kızıyor, kim bunlan kurtardı diye. Bilgelik Tanrısı ona karşı çıkarak, günah yapanı, kurallara karşı geleni cezalandır ama bu kadar ağır ve ölümcül olma diye onu yatıştırıyor. Böylece Utnapiştim ve karısı ölümsüz bir yaşam ile nehrin ağzındaki Tanrılar bahçesine yerleştiriliyorlar (1)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;(1) 35. N.K. Sanders, The Epic of Gilgemesh, Revised Edition Incorporating New Material, Penguen Books, 1972, s.108-113.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu hikâye Sami bir dil olan Akadca ile yazılmıştı. Hâlbuki içinde geçen adlar başka bir dile aitti. Buna göre bu hikâye, o dili konuşan Sumerliler tarafından yaratılmış olmalıydı. Hakikaten daha sonra Philadelphia Üniversitesi Müzesi'nde bulunan yarısı kırık bir tablet bunu kanıtladı. Bu tablette Tufan Hikâyesi Sumerce ve şiir tarzında yazılıydı. Ne yazık ki, metnin en az yarısı yoktu. Fakat bulunan kısımlar konu hakkında oldukça aydınlatıcıdır. Bunda da Tanrılar insanlara kızarak bir Tufan yapmaya karar veriyorlar. Ziusudra isimli birine bir Tanrı tarafından durum bir duvar arkasından bildiriliyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Aynı olayın Tevrattaki anlatılışı: Tevrat'ta (Tekvin bap 6-9) bu konu çok uzun: İnsanlar fena ve bozulmuş olduklarından Rab onlan yok etmeye karar veriyor. Nuh, Allahı tanıyan, onunla birlikte giden biri. Rab, ona insanlan yok etmek için bir Tufan yapacağını, kendisine bir gemi yapmasını söylüyor ve geminin nasıl yapılacağını, içine neler alacağını bildiriyor. Nuh söyleneni yerine getiriyor. Tufan başlıyor ve 40 gün sürüyor. Yeryüzünde her şey yok oluyor. Sular ancak 150 günde azalıyor. Gemi 7. ayda ve ayın 17. gününde Ararat dağına oturuyor. Tekrar 40 gün bekliyor Nuh. Sonra suların tamamıyla çekilip çekilmediğini anlamak için önce bir kuzgun salıyor dışan. O geri gelince bekliyor, bir güvercin uçuruyor. Üçüncü defa gönderdiği güvercin dönmeyince karaya çıkıyorlar. Kurbanlar kesiyor Nuh. Rab hoş kokular duyunca artık tekrar Tufan yapmamaya karar veriyor. Nuh ile konuşarak bir daha yeryüzünde Tufan yapmayacağına ahdediyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Görüldüğü gibi bu üç hikâye temelde birbirinin aynıdır. Tanrıların insanlara kızması ve Tufan'a karar vermesi, gemi yapılması önerisi, geminin yapılması, canlılann içine alınması, Tufan'ın olması, gemidekilerin kurtulması, kurbanlar, bunların kokusuna Tanrı veya Tanrıların gelişi.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.55, 56, 58, 59)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;“KUR´AN’IN GÖKTE YAZILI OLMASI” DA SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muazzez İlmiye Çığ bu konuya ise şöyle değinmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Sümerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur´an’da aynı inanış “Levh-i Manfuz” olarak sürüyor.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Nemi Suresi, ayet 75:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Gökte ve yerde görünmeden hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bürûc Suresi, ayet 17,18&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?). Bilakis inkarcılar bir çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz’da bulunan şerefli Kur´an’dır.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu ayete göre Kur´an bile gökte yazılı bulunuyor!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.27, 28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;“TANRININ YOK EDİCİ GÜCÜ VE ŞEHİRLERİ YIKMASI” DA SÜMERLERDEN GELME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuya da çok fazla değinmeden sözü Muazzez İlmiye Çığ´a bırakıyorum. Buyurun buradan yakın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Her üç dinde de tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var. Sümer´de tanrı Enlil, Tanrılar meclisinden Ur şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin tanrısı buna ne kadar üzülse elinden bir şey gelmez. Gelen ordular tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur’an´da da buluyoruz.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Enfâl Suresi, ayet 17:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Savaşta siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Sümer´de tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sümer Tanrılarının babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirerek Agade´yi ve hemen hemen bütün Sümer´i kırıp geçirtiyor. (S.N Kramer, The Sumerians, s.66)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Tevrat´ta da birçok kez Yahve´nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, seçtiği komşu milletleri İsrail´in üzerine saldırttığı bildirilmektedir. Aynı olayı Kur’an´da da görüyoruz. Bir çok sure içindeki ayetlerde Allah´ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazıyor. Bunlardan bazıları:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Hac suresi, ayet 44:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti, Âd milleti, Semûd, İbrahim milleti, Lut milleti ve Meyden halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa´da yalanlanmıştı. Ama ben kâfirlere önce mehil verdim, sonra onları yakalıyıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Furkan Suresi, ayet 38:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Âd, Semûd ile Ress´lileri ve bunların arasında birçok milleti de yerle bir ettik.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ankebût Suresi, ayet 38:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Âd ve Semûd milletlerini yok ettik.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Fussilet Suresi, ayet 16:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Rezillik azabanı onlara dünyada tattırmak için üzerlerine dondurucu rüzgar gönderdik.” (Âd milleti hakkında bkz. Sadi Bayram, Kaynaklara Göre Güneydoğu Anadolu´da Proto Türk İzleri, Ankara, 1980, s.54)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Muhammed Suresi, ayet 13:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Biz halkı seni yurdundan çıkaran nice şehirleri yok ettik, fakat onlara bir yardım eden çıkmadı.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ahkaf Suresi, ayet 27:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Ant olsun biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Isrâ Suresi, ayet 15, 16:&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o beldenin şımarmış olanlarına önce emrimizi ulaştırırız. Yine kötülük ederlerse bizde orayı yerle bir ederiz”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;(Kur´an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, basım 20, 2009, s.19, 20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maceramız burada şimdilik son buluyor. Devamı gelecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla Valzerk…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/858107010429368985-4986986514364340556?l=black-ankh.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://black-ankh.blogspot.com/feeds/4986986514364340556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/10/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/4986986514364340556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/858107010429368985/posts/default/4986986514364340556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://black-ankh.blogspot.com/2009/10/semavi-dinlerin-sumerdeki-kokeni.html' title='Semavi dinlerin Sümer&apos;deki Kökeni'/><author><name>Valzerk</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
